|
Demode sloganlarla çıkmazlara doğru koşmak, yahut koşmamak
Öncelikle arapsaçına dönmüş gibi görünen iç ve dış sorunları, sanırız ki sadeleştirmekte yarar var.
Geçen hafta Başbakan Tayyip Bey'in, Washington'da Başkan Bush ve Londra'da İngiltere Başbakanı Tony Blair ile buluşması ön plandaydı.
Bir de, üst düzey militerlerin, en büyük tehlikenin "irtica" olduğunu çın çın çınlatan açıklamaları...
Her iki kanatlanma da, 7 ay sonraki Çankaya seçimleriyle ilgili bir kutuplaşma olarak değerlendirilip paketlendi.
Ancak "Çankaya'ya kim çıkmalı, kim çıkmamalı" sorusunun yarattığı kutuplaşma, kendi rüzgârlarını gitgide şiddetlendirerek estireceğe benziyor.
***
Bu haftanın sorunu, Fransız Meclisi'nin yarın oylayacağı "Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan" yasa teklifi...
Ve teklife karşı Türkiye'de şahlanan tepkiler...
***
Türkiye'nin özellikle dışarıda bazen de içeride uzun ve çok uzun yıllardan beri ayağına dolanan sorunlar ortada:
1- Ermeni sorunu.
2- Kürt sorunu.
3- Kıbrıs sorunu.
4- Ege sorunu.
***
Duruma soğukkanlı bakıldığında, bu sorunlar gündeme geldikçe gösterilen sert tepkiler pek de bir çözüm sağlamıyor.
Vaktiyle Marsilya'da Ermeni soykırımıyla ilgili bir anıt açıldığında, Paris Büyükelçimiz Hasan Işık'ı geri çekmiştik.
Derken aynı sorun, her yıl ABD Kongresi'nde de karşımıza çıkmaya başladı, daha sonra Hollanda'da da...
***
Acaba Türkiye, bireylerin "yaşam kalitesi" açısından, Hollanda'nın 94, ABD'nin 90, Fransa'nın 85, Yunanistan'ın 60 basamak altına düşmüş olmasa ve bir de AB üyeliğini gerçekleştirmiş bulunsaydı; yine aynı sorunlar çıkar mıydı karşısına?
***
Bendeniz 1950 yılında Hukuk Fakültesi'nin son sınıfındayken, sık sık tekrarlanan öğrenci mitinglerinin ortak teranesi şuydu:
"Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır, kahrolsun komünistler."
Arkasından ikinci bir slogan, korolaşmıştı tüm Türkiye'de:
"Ya taksim, ya ölüm."
Kıbrıs konusunda gösterilen bütün o tepkiler, Güney Kıbrıs Rum Devleti'nin AB üyesi olmasıyla sonuçlandı.
***
Kürt sorunu ise, etnik kimliklerin yok sayılmasıyla başlayıp; bölgesel çalkantı ve eylemleri "bir asayiş sorunu" olarak değerlendirmekten geçip; Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin altyapısını oluşturmaya ulaştı.
***
1965 yılında bendeniz, Meclis kürsüsünden Türkiye'de adam başına düşen ulusal gelirin 200 doları bile bulmadığını netleştirirken:
- Zavallı millet, deyimini kullanmıştım.
Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli, bendenizi uyarmıştı:
- Türk milletine "zavallı" diyemezsiniz.
Bendeniz de:
- "İstatiski" açıdan "zavallı" demek istiyorum, efendim, demiştim.
Türk milletinin çoğunluğunun sürünmesi doğal, ama Türk milletinin süründüğünü dile getirmek, Türk milletine hakaretti.
***
Türkiye'nin bir türlü yeterli bir şeffaflığa varamaması; ve bir türlü çözüme kavuşturulamamış sorunların, değişik açılardan irdelenmesinin "Türk düşmanlığı ve hainlik" sayılması; evrensel bir sempati açısından, Türkiye'ye ne kazandırdı, yahut ne kaybettirdi, bilemiyorum.
Ama gönlümüz, genç kuşakların da dikenli teller içinde debelenip kalmasını istemiyor.
***
10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü'nde, Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Verimli'nin yaptığı açıklamalara göre; Türkiye'de 15 milyon ruh hastası vardı. Yani her 5 Türk'ten birinin psikolojisi bozuktu. Uzmanlar bu hastalardan 7 milyonunun suç potansiyeli taşıdığını ve tedavi altına alınması gerektiğini söylüyorlardı.
Oysa Türkiye'deki hastanelerde psikiyatri hastaları için sadece 9 bin yatak vardı.
"Zavallı Türk milleti" demek ise, bilemiyorum "301"inci maddenin kapsamı içine giriyor muydu?
c.altan@prizma.net.tr
|
|