|
 |
|
|
Yağma yönetmeliği yapılsın
Neredeyse iki yıl oluyor... Milliyet Spor Servisi, Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın'ı Çırağan Sarayı'nda bir kahvaltıya davet etmişti.
Masada ben de vardım. Bir yandan hayatımın en pahalı beyaz peynirini didikliyor bir yandan sorularımı gözden geçiriyordum.
Hoş beş derken, birden balıklama daldım.
"Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın bu projenizi sessizce içlerine sindireceklerine inanıyor musunuz?"
Yine tadını kaçırmıştım masanın!
Lakin sormak zorundaydım. Çünkü o sıralar, olay Seyrantepe ile sınırlı değildi. Etrafındaki geniş arazilere de toplu konut yapıp satmayı hesaplıyordu Galatasaray. Ali Sami Yen'in yerini ise bırakmayacak; orada yapılacak iş merkezine ortak olacaktı.
Nereden baksanız milyar dolarlık bir hayaldi bu.
Ama sayın Canaydın "candan" inanıyordu.
Peki ya Fenerbahçe ve Beşiktaş?.. Onlar, strateji belirlemeye çalışarak sessiz bekliyordu. Bu sessizlikten "kabul" anlamı çıkarmıştı başkan.
ONA SEYRANTEPE, BANA 85 MİLYON DOLAR
Bana bakışından anladım.
"Kovana çomak sokup maraza çıkarıyorsun" nazarlarını, nerede olsa tanırım.
Sonra yazdım.
"Diğer büyüklerin sessizce katlanacaklarını düşünüyorsanız aldanırsınız" dedim.
"Bu yağma katlanarak büyür, kulüpler kooperatifçi olur, vergisini veren, hiçbir tarlaya çit çevirmeyen, gecekondu dikmeyen namuslu vatandaşın bir kere daha 'sıtkı sıyrılır' memleketten" dedim.
Bir sürü ağır eleştiriyi göğüsledim.
Ta ki, önceki güne kadar...
Pazar gazetelerindeki habere göre, benim tezim resmiyet kazanmış ve Fenerbahçe Başkan Vekili Nihat Özdemir faturayı çıkarmıştı:
"Galatasaray'ın Seyrantepe Projesi'de devlet katkı yaparsa, biz de 85 milyon dolar isteyeceğiz".
Çünkü Fenerbahçe kendi stadını kendi yapmıştı ve eşitlik ilkesi gereği stad parasını devletten almalıydı. Veya... Devlet Galatasaray'a "kıyak" yapmamalıydı.
Beşiktaş'ın da eli kulağındadır. Trabzonspor durur mu? Şampiyonluğa oynayan Vestel ne olacak? Ya Anadolu?..
Önümüzde iki şık var. Birincisi devlet vatandaşın parasını, malını "vatandaşa rağmen" koruyacak... "Avanta bitti" diyecek -ki, Galatasaray'ı çok hüzünlü günler bekleyecek o zaman.
İkincisi ise "yağma paylaşım yönetmeliği" çıkarılacak.
Şu arsa senin, bu arazi onun, vergilerini sildim, stopajlarını unuttum...
"Al koçum, sana 5 milyon. Sana otopark, sana çay bahçesi"...
Üç beş yıl sonra da "yabancı sermayesi" uğruna "bazı" kulüpleri bir Arap veya Rus trilyonerine satarlarsa... İşte sana sporun özelleştirilmesi.
Ben yoruldum bu ülkede yaşamaktan.
Yanal şampiyon olursa...
Geçen hafta yaptığım Ersun Yanal röportajı fena olmadı.
Ama sığmadı sayfalara.
Çünkü çok konuştuk. Genel kanının tersine, karşımda medya mensubuna yardımcı olmak için elinden geleni yapan bir hoca vardı.
Nazikti, netti...
Manisa'nın antrenmanını da izleyince anladım ki, bu sezon çok ilginç geçecek.
Ama daha ilginci, şayet Ersun Yanal'ın takımı şampiyon olursa, yerli teknik direktörlerimizin uzun tarihinde yaşanacak muhtemel "kırılma"ydı.
Nasıl mı?.. Konuları dağıtarak röportajın temposunu düşürmemek için ayırdığım şu bölüme bakın:
"Artık eski yönetme üslubu tarih oldu. Derlerdi ki eskiden 'ben çok deneyimliyim'. Ben çok adam gördüm. Gözüne bakınca anlarım... Kavun değil bu; baktın mı anlayacaksın. Tekniği, teknolojisi ve doğru yaklaşımı söz konusu. Dünya ile yarışmak istiyorsanız mecbursunuz. Reçete hazır Dünya'da... Bu reçeteyi alıp, hangi endüstrideyseniz onu çağdaş medeniyet seviyesine çekeceksiniz. Aksi halde mutsuzluk gelir. Mutsuzluk da hangi endüstri olursa olsun, onun sonudur.
Bir de başarıyı tüketmeyeceksiniz. Başarıyı neyle tüketiyorsunuz?.. "Kazan, kazan, kazanla"... "Kaybederken kazan" kalkıyor ortadan. NBA'de insanlar kaybederken mutlaka kazançlar da sağlar. Formula'da kaybederken kazanır insanlar. Ama bizde daha kazanırken kaybediyorsun. Mutsuzsun. Mutsuzluk tablosu çiziyorsun. Biz Kazakistan'ı 6-0 yenerken de herkes mutsuzdu. 1-0 yendiğimizde de mutsuzdu. Mutsuzluk kültürümüzde var. O zaman başarı tükenmeye başlıyor. Mutluluk ancak çok büyük beklentilerin gerçekleşmesine endeksleniyor. Sonuçta yaratıcı insanları yaratıcılıkları baskılanıyor. Bana bir futbolcu, ayağımın dışıyla topa vuramadım hiç demişti. Neden? Ölüm var sonunda demişti. Doğru gitmezse beni asıverirler".
Bu fikirlerin sahibi şampiyonluğu kazanır ve sahip olduğu fikirler tedavüle çıkıp prim yaparsa 'kırılma' olur mu olmaz mı?
"İnsanlık hali" mi?
Fenerbahçe'nin puanları düşük tempo ve konsantrasyon eksikliğine kurban giderken, takımı 100. yılda bekleyen olası felaketin en büyük belirtisi nedir biliyor musunuz?..
Taraftar isyanı değil; "Alex ile Aurelio'nun sahada tartışması". Takım, Ankaraspor kalesine doğru ivmelenirken, Aurelio topu kaptırınca Alex'ten azar işitti ve anında el kol hareketleriyle karşılığını verdi.
Özeti; "Pas versene" - "git işine" şeklindeydi.
Brezilyalılar "ulan"lı mı konuşurlar, "sinkaf"mı ederler bilemem. Lakin "sevgili kardeşim"le örtüşecek bir jargon olmadığı belliydi. Kimse bana "onlar da insan" veya "aile içinde olur böyle şeyler" demesin.
Futbol sahası bir "aile ortamı" değil ve sahadakiler de "sıradan insanlar" hiç değil.
En azından biz öyle olduğunu düşünüyoruz. Onun için "oyun" oynamaları karşılığında milyonlarca Euro almalarını içimize zevkle sindiriyoruz. Taraftarın isyanı "insani" tepkilerle açıklanabilir. Ama iki yabancınınki asla. Peki sebepleri nelerdir?
Saymakla bitmez. Tut ucundan istediğin yere çekiştir. Bir kere hoca otoritesinin tükendiğinin resmidir bu.
Sonra takım içindeki çözülmenin, dağılmanın, guruplaşmanın yan etkisidir. İnançların, ortak hedeflerin bittiğini gösterir. Duvarların arkasında tatsızlıklar yaşandığının delilidir. Kimse bana "hiçbiri değil, insanlık hali" demesin. Bu yorum Alex'i de Aurelio'yu da "sıradanlaştırır" ve ilk önce onlara hakarettir.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|