Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 18 Ekim 2006 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
ESKİ DIŞİŞLERİ BAKANI DIŞA DÖNÜK MİLLİYETÇİLİĞİ SAĞLIKLI BULUYOR:
CHP'nin milliyetçiliği olumlu

Toplumu meydana getiren unsurlar, 'Sen Lazsın, ben Kürdüm, öteki Çerkez, beriki Alevi, bir başkası Hıristiyan' gibi ayrışmaları körüklemekteyse, bu tarz kendine dönük milliyetçilik ciddi sorunlar yaratır. Buna karşılık, kendini başkalarından üstün farz etmek ve başkasının toprağına uzanmak gibi hastalıklara kapılmadan milletinin hakkını dışarıya karşı savunup haksızlıklara direnmek olumlu anlamda milliyetçiliktir

FİLLERİ TEPEYE TAŞIYAN ADAM
İSMAİL CEM

Fotoğraflar: ERCAN ARSLAN

Genel olarak sol ve CHP Türkiye'nin AB üyeliğine karşı mı?
Bu, son zamanların moda olmuş mugalata (demagoji) örneklerinden biri... CHP, AB üyeliğinin öncüsü olmuştur, halen de öncüsüdür. Bu süreç rahmetli İnönü döneminde başlamıştır. 40 yılda yapılamayan, Aralık 1999'da, solun iktidarında başarılmış ve Türkiye'nin AB adaylığı gerçekleşmiştir. Bu noktaya, kapı kapı dolaşıp icazet aranarak ya da iktidarın Türkiye'nin iç dengelerindeki zaafını kapatmak için AB'nin her yanlışına "evet" denerek değil, gereğinde direnerek ve gereğinde 'hayır' denerek ulaşılmıştır.

Öyleyse bugün CHP neden AB sürecine muhalefet ediyor?

AKP teslimiyetçi politika izledi
AB üyeliğini önemsediği için... AKP'nin teslimiyetçi ve kişiliksiz AB politikasının, Türkiye'yi AB'ye yakınlaştırmadığını, bilakis onu AB'den uzaklaştırdığını gördüğü için...
Zaten o yüzden, 2002 Kasım'ında iktidar devredilirken yüzde 70 olan AB üyeliğimize olumlu bakan vatandaşlarımızın oranı, bugün, 2006'nın ekim ayında yüzde 30'a gerilemiş durumdadır. Aynı zaman kesitinde, Türkiye'ye olumlu yaklaşan AB vatandaşlarının oranı da yüzde 30'ların üzerinden, yüzde 20'lere düştü... Doğrusu bütün ilgilileri kutlamak (!) gerekir...

CHP'nin milliyetçi bir çizgiye geldiğini düşünüyor musunuz?
Milliyetçilik, bir toplumun "kendi içine yönelik" ise zararlıdır. Yani, toplumu meydana getiren unsurlar, "Sen Lazsın, ben Kürdüm, öteki Çerkez, beriki Alevi, bir başkası Hıristiyan" gibi ayrışmaları körüklemekteyse, bu tarz kendine dönük milliyetçilik ciddi sorunlar yaratır.
Buna karşılık, bir toplumun "kendi dışına dönük" milliyetçiliği, kendini başkalarından üstün farz etmek, başkalarının toprağına uzanmak gibi hastalıklara kapılmamışsa, kendi milletinin hakkını dışarıya karşı savunuyor, dışarıdan gelen haksızlıklara direniyorsa, bu olumlu anlamda milliyetçiliktir.
Türkiye'nin hakkını arayan ve alan Milli Mücadele, dışa dönük, doğru bir milliyetçilik örneğidir. Ya da 1997-2002 döneminde, Türkiye'nin izlediği AB siyaseti, doğru milliyetçilik anlayışının, AB ile bütünleşirken, hakkımızı yedirmemek direncinin yansımasıdır; Türkiye'ye karşı ayırımcılığa, haksızlığa geçit vermemiş, hep saygı telkin etmiş bir siyasettir. CHP'nin milliyetçilik anlayışı budur.

Solda birlik için umutsuzum
1983'de Mitterrand'ın "Çağdaş çoğunluk" stratejisini Türkiye'ye tanıtmıştınız. Bugün solda birlik şansı görüyor musunuz?
Solun birlikteliğinden umudu kesmiş gibiyim; bunu çok denedik, fakat başaramadık. Nedenleri uzun, girmiyorum.
"Çağdaş çoğunluk" yaklaşımı, solun tarihsel gelişim çizgisiyle ve toplumların değişim özellikleriyle uyumlu olan, kendini öncelikle Avrupa'da kanıtlamış bir yaklaşım. Özeti şu:
Solun temeli olan emek, teknolojinin ve toplumların değişim sürecinde, daha kapsayıcı bir nitelik aldı. Malum, ilk başta sol olarak sadece mavi yakalılar (fabrika işçileri) vardı. Sonra beyaz yakalılar (büro çalışanları) işçi sınıfına dahil görüldü. Sonra, serbest meslek sahiplerinin bazı kesimleri, özellikle doktorlar, mühendisler, avukatlar, teknokratlar; ardından solun ilkelerini benimseyen, kendini solda niteleyenler, emeğin içinde ya da yanında tanımlandı. Özetle, sol ve emek kavramlarının sınırları genişledi, bu kavramlar daha kapsayıcı oldu.
Bu, bir bakıma kaçınılmaz bir oluşum diye yorumlanabilir. Temeldeki emek -sermaye çelişkileri sürmekle birlikte, bu çelişkinin niteliği ve insan hayatındaki önemi, teknolojideki, ekonomideki, sosyal ve siyasal hayattaki gelişmelerden etkilendi. Basit bir-iki örnek vereyim:

Temel tercihler yenilenmeli
Bugün, işçinin çocuğu da, burjuvanın çocuğu da benzer kot pantolonlar, gömlekler, saç modelleri ile ortalığa salınıp aynı pop konserlerinde aynı şarkıları benzer biçimde paylaşmaktaysa ya da solun uzun süre iktidar olduğu İsveç, İngiltere gibi ülkelerde, varlıksız ailelerin çocukları, varlıklıların çocuklarıyla neredeyse eşit eğitim imkanından yararlanabilmekteyse, hayata benzer koşullarda başlayabilmekteyse, o zaman, bazı çelişkiler, geçmişteki etkinliğinden kaybetmektedir.
Sol olarak, bu gelişmeler karşısında derdimize yanacak ve mücadeleyi bırakacak değiliz elbette; moda deyişin aksine değişmeyeceğiz elbette... Ama özümüzü korurken ve temel tercihlerimizi, eşitlik, özgürlük, cumhuriyetçilik, adalet, dayanışma önceliklerimizi aynen sürdürürken, yaklaşımlarımızı, yöntemlerimizi yenileyeceğiz ve çağa uyarlayacağız.

Emeklerim helal olsun
Gazetecilik, radyo-TV yöneticiliği, yazarlık, siyaset, diplomasi... Bu alanların hepsinde iyi izlenimler bıraktınız. Geriye baktığınızda nasıl bir muhasebe yapıyorsunuz?
"Verdiğim tüm emeklere helal olsun" diyorum. Verdiklerinin karşılığını hayattayken görebilen az sayıdaki mücadele insanından biriyim. Hele şu hastalıkta, vatandaşlarımdan olağanüstü yakınlık buldum. Siyasal görüşlerimi paylaşsın, paylaşmasın, vatandaşlarımdan gelen aynı ortak sevgiyi ve ortak duaları yaşadım. Bir mücadele insanı için bundan daha değerli bir karşılık olabilir mi?

Pişmanlıklarınız var mı?
Evet. Muhasebemin eksi tarafında, çocuklarıma ve aileme gönlümce vakit ayıramamak, eğitimlerine, gelişmelerine yeterince katkı yapamamak var. Bir mücadele insanının çocukları olmanın haksız bedeli bu...
Allah'tan, eşim çok yetenekli bir anne ve bilgili bir insan olarak bu açığı kapattı.
Bunları söylüyor, sonra da "Haksızlık mı ediyorum" diye düşünüyorum: On binlerce çocuğumuz, "siyaset suçlusu" babalarını hiç göremeden büyüdü; aileler perişan oldu. Bu durumda yakınmaya hakkım yok sanki...

AKP fırsatı kaçırdı
AKP'nin iktidar performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'de bugün sağcısı solcusu, zengini yoksulu, işçisi köylüsü, memuru esnafı herkes gerilimsiz ortam ve barış istiyor. AKP bu yolda müthiş bir fırsatı ele geçirdi ve heba etti.
Oysa örnek de var: 1995-2002 döneminde sol, TBMM'deki sayısal zaafına rağmen, iç ve dış barışa dönük bilinçli politikalarla hem topluma rahatlık ve uyum getirdi, hem de bundan siyasal kazanç sağladı.
O yıllarda, Ecevit'in katıldığı yahut yönettiği koalisyon hükümetleriyle, CHP'nin, DSP'nin geliştirdiği yaklaşımlarla, toplumda bir barış ve anlayış rüzgârı estirildi.
O dönem solunun, inançlara saygılı laiklik anlayışı, Anadolu kaynaklarını da solun değerlendirmesi söylemi hatırlardadır. Bu yaklaşım, gerilimleri azaltmak yönünde olumlu sonuçlar vermiştir.
Aynı şekilde, 1997'de Türkiye dış siyasetini yenilerken, neredeyse bütün komşularıyla ve AB ile kavgalıydı. ABD, Türkiye'nin, parasını ödeyip Amerika'dan satın aldığı iki savaş gemisinin ABD'den çıkışına izin vermiyordu. Suriye'yle, Irak'la sorunlar diz boyuydu.
İran, Ankara Büyükelçisini, biz, Tahran Büyükelçimizi geri çekmiştik. Bulgaristan'la, Ermenistan'la sorunlar devam etmekteydi. Yunanistan, Türkiye'ye yönelik bölücülüğün mayalandığı başlıca mekân konumundaydı.
İki yıl içinde bu sorunlar büyük ölçüde çözüldü. Türkiye, içte ve dışta daha gerilimsiz bir ortama kavuştu; 1999-2002 döneminde, terör olayları da neredeyse son buldu.

Hükümetin hataları
Bizim zor koşullarda, eksik güçle ve koalisyon gerçeklerinde yapabildiklerimizin çok daha fazlasını AKP yapabilirdi; Türkiye'ye gerçekten anlayış, uzlaşma, iç ve dış barış yönünde adımlar attırabilirdi.
Meclis'in üçte ikisini oluşturan bir siyasal güç, saçma-sapan laiklik tartışmalarına, bitip tükenmez türban sorunlarına hem de taraf, hatta tahrikçi olarak katılmasaydı, Türkiye'nin değil, yandaşlarının iktidarı konumuna gelmeseydi, bunların yerine, laikliğin daha da gelişip yerleşmesine destek vereceğini, türban sorununun özünde sivil topluma ait olduğunu, cumhuriyetçilik, yurttaşların eşitliği gibi anlayışların inançlar bağlamında da gelişeceğini söyleyebilseydi, sözlerinin arkasında durabilseydi, bugün gerilimsiz, kendi içinde uzlaşmış bir Türkiye olurduk.
AKP, Başbakan'ın anlamadığı bir AB siyasetiyle AB ilişkilerini altüst etmeseydi, ABD'ye tutamayacağı sözler verip yakın tarihin en büyük askeri-diplomatik skandalına yol açmasaydı, yeterince düşünülmemiş beyanlarla ABD yönetimini çıldırtmasaydı, Türkiye'nin içinde ve çevresinde bir anlayış ortamı yaratabilirdi. Bundan, Türkiye gibi, AKP de yararlanırdı. Ne yazık ki, AKP, Türkiye'yi tam aksi yöne sürükledi.

İstenmeyen kişi Çankaya'ya olmaz
Erdoğan cumhurbaşkanı olur mu?
Sayın Erdoğan'ın kavgacı ve köşeli yaklaşımları, davranış özellikleri ve üslubu, Türk halkının zihnindeki cumhurbaşkanı imajı ile örtüşmüyor. Cumhurbaşkanı siyasetçi olabilir, taraf da, AKP'li de olabilir, ama toplumun büyük kesimlerinden ciddi tepki alan, "istenmeyen kişi" olamaz.
Sayın Erdoğan'ın bu konuyu fazla zorlamamasını doğru bulurum. Hele AKP 2007 seçiminde tek başına iktidar olamamışsa, cumhurbaşkanı yetkilerinin, parasal kaynaklarının tartışılıp kısılacağı tatsız bir döneme tanık oluruz.

can.dundar@e-kolay.net








Taha AKYOL
Erdoğan nereye?
LÜKSEMBURG dönüşü Dışişleri Bakanı Abdullah G...
Çetin ALTAN
Politikada ılımanlık gösterileri ve Nâzım Hikmet'le Ahmet Kutsi
Uğur Dündar'ın son "Arena" programında, Başba...
Melih AŞIK
Saygın Meclis...
"Bu ülkede hiçbir kurum Meclis kadar, milletv...
Fikret BİLA
Erdoğan'ın rahatsızlığı ve işlemeyen 'mavi çağrı' sistemi
Söze Başbakan Erdoğan ve ailesine geçmiş olsu...
Hasan CEMAL
Başarıya açlık!
JPMorgan, dünyanın en önde gelen yatırım bank...
Güneri CIVAOĞLU
Balyozla çözüm
Başbakan Erdoğan'a "geçmiş olsun" diyerek baş...
Can Dündar
CHP'nin milliyetçiliği olumlu
Abbas GÜÇLÜ
Türkiye'nin bilime katkısı
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Ör...
Hurşit GÜNEŞ
Orhan Pamuk aşağılayarak mı Nobel aldı?
Orhan Pamuk Nobel ödülü alan ilk Türk oldu. Ş...
Nail GÜRELİ
Kuşaklar arası diyalog
Dinler arası diyalog, uygarlıklar arası diyal...
Sami KOHEN
Fin formülü fırsat mı?
"SON fırsat penceresi önümüzde duruyor"... ...
Metin MÜNİR
2007 yılının sonunda 'uydu sorunu'muz olabilir
Geçtiğimiz pazartesi günü (9 Ekim) Digitürk d...
Hasan PULUR
Meğer Nobel garantiymiş!
NE haftaydı, tam bir tozkoparan fırtınası, sa...
Meral TAMER
İstanbul Modern'in bayram armağanı: Venedik Bienali
Venedik Bienali'ne katılmış birbirinden yarat...
Ece TEMELKURAN
"Biz" krizi: Orhan Pamuk "sorunumuz"
Bendeniz malum haberi aldığımda bir kafede in...
Osman ULAGAY
Küresel yatırımlar ve Türkiye'nin geleceği
Orhan Pamuk'un Nobel Ödülü'nü almasıyla ilgil...
Güngör URAS
Cahit Talas polisten dayak yiyen ilk ve tek dekandı
Cahit Talas öldü. Prof. Dr. Cahit Talas, sosy...
M. Ali BİRAND
Bu tutum Köşk'e hiç yakışmadı...
Günlerdir herkes bekliyor.

© 2006 Milliyet