Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 19 Ekim 2006 / Perşembe  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Ruh hali...

Bir ruhtan korkacağım hiç aklıma gelmezdi. Memleket ruh mu çağırdı?


tubakyol@yahoo.com

Ben pek mücadeleci bir tip değilimdir. Hayat boka sardığında temizlemek yerine mümkünse uzaklara kaçmayı tercih ederim.
Yine kaçtım.
Ve sığındığım yerde, bu kez de ruhların saldırısına uğradım.
Ben hayatta hiç bu kadar korkmadım!

Bu kapı niye açık?
İlk kez gittiğim bir ev, ilk kez kaldığım bir yer değil. Daha önce de hayat canımı sıktığında "Beni sevin, bana şefkat gösterin" diye kapısını çalmışlığım çoktur.
Her zaman da şahane karşılanırım. Yine öyle karşılandım.
Gece yarısını hayli geçe yattım.
Banyo kapısı mı çarpıyor?
Ah, yatmadan önce mutfak camını kapatacaktım...
Kalktım. Karanlık koridordan geçip mutfağa giderken, banyonun da önünden geçiyorum ya zaten, banyonun aralık kapısını da çekip kapattım. Odama dönerken baktım banyo kapısı yine açık.
Ve aklıma geldi.
Bu banyoda biri, bu evin bir önceki sahibi... Kendini astı.

Banyoda kim var?
Üf, saçma şeyler bunlar. Banyo kapısını tam çekememişimdir.
O yüzden aralıktır.
İşte şimdi kapattım.
Hadi uyuyayım.
Ya intihar etmek günah olduğu için bu adam hiçbir yere kabul edilmemişse de hâlâ bu evde, banyoda takılıyorsa? Ruhu yani...
Ben böyle şeylere inanmam ki!
Banyo civarından yine bir kapı gıcırtısı sesi geliyor sanki. Aaa, kapı açıldı. Resmen! Ve su sesi...
Uykuyla uyanıklık arasındayım da, düşle gerçeği birbirine mi karıştırıyorum? Zira sesler biraz... Kesin banyodan geliyor ama boğuk boğuk, uzak gibi, düşsel sanki...

"Köprüüstü ruhları"
Bir yanım bu saçmalığa hemen bir son vermemi söylüyor.
Banyoya gideceğim, kapı yine mi açıldı, bu su sesi nereden geliyor falan bulup rahata ereceğim.
Diğer yanım tüm korku filmlerinde hiç korkmadan karanlığa doğru giden sonu malum insanlara "Ulan, yatsana aşağı. Nereye gidiyo'sun?" diye sinirlendiğimi hatırlatıyor.
Bir yanım "Ne ruhu abi? Adam gömüleli yıllar oldu. Çürüdü gitti mezarında, saçmalama!" diyor.
Diğer yanım "Ulan ya varsa?" diye ısrar ediyor.
Bir yanım "Her intihar edenin ruhu intihar ettiği yerde takılsa Boğaz Köprüsü'nden hiç geçmememiz gerek" diyor.
Diğer yanım "Ben şu geceyi bir atlatayım, bir daha o köprünün altından da, üstünden de geçmem zaten" diye cevap veriyor.
Bu arada hâlâ kapılar açılıyor- kapanıyor, sular akıyor-duruluyor...
Saat kaç oldu bilmiyorum ama sonunda tüm sesler kesildi.
Dinledim. I-ıh. Tık yok.
Uyumuşum.

Uzaktan bakınca...
Gece evde yalnız değildim. Kendime yedirsem, yardım isteyebilirdim. Fakat sabah yalnız uyandım. Ama gün ışığında ruh bile öyle çok korkutucu gelmiyor insana. Hadi, şimdi çıksana karşıma...
Geceki dehşet anlarından hakikaten utandım. Amma salağım!
Yine de banyoda oyalanmadım.
Bilgisayarın karşısına geçtim, e-mail'lerime bakıyorum.
Nasıl kızmışsınız geçen haftaki yazıya. İrtica tehdidiyle nasıl dalga geçermişim, nasıl olur da "İrtica tehdidi yok" diye yazarmışım!
Ki irtica tehdidi var-yok diye bir şey yazmamıştım ben. Ama evet, dalga geçmiştim. Ne olmuş?
Dedim ya, mücadeleci bir tip değilim, kaçmayı tercih ederim.
Çünkü yeterince uzaktan baktığınızda, her şey küçülür. Yeterince uzaktan baktığınızda hiçbir sorun dalga geçilemeyecek kadar büyük, mühim, ciddi görünmez insanın gözüne.
Bu yüzden her şeyle dalga geçebilirim.
Okurlardan birinin Ramazan'da kapanan restoranlar, dayak yiyen insanlardan bahsettiği mesajını okurken... Gülmeye başladım. Zira gece ne olup bittiğini anladım. Kapı sesleri, su sesleri... Komşular sahura kalkmıştı demek ki!
* * *
İrtica tehdidi var mı peki?
Olmaz mı? Öyle bir atmosfer var ki ülkede, en inanmayan bile iki kapı gıcırtısı, bir su şırıltısında ruhlardan korkmaya başlıyor.
Sonuç?
Upuzun bir banyo yaptım.
...
Ben havluyu buraya mı bırakmıştım?

Uluslararası ilişkilerde milli maç lezzeti var

Tadına yeni yeni vardığım iki lezzet var.
İlki maç izlemek.
Çok mühim maçları izlerdim. Ama artık neredeyse her maçı izleyebiliyorum. Hele de maç esnasında spikerden önce "ofsayt" diye ayağa fırladıysam, ben "penaltı" diye bağırdıysam da hakem o anda penaltı çaldıysa falan; değmeyin keyfime. Kendimi futbol uzmanı gibi hissediyorum.
Maç öncesi yorumları izliyorum. Maç sonrası yorumları izliyorum. Bir yorumcunun sizin hislerinize tercüman olması inanılmaz. İnsan ekran başında, kendini
o yorumcudan bile daha bilmiş bir yorumcu gibi hissedebiliyor.
Tatmin müthiş.
İkinci eğlencem de siyasi olaylarda haber kanallarının yaptığı özel yayınları izlemek.
Türkiye-AB ilişkileri esnasında keşfettim bunu da... Maç gibi tıpkı. Öncesinde yorumlar yapılıyor. Maç oynanıyor. Maç bitiyor. Sonrasında yorumlar yapılıyor.
Geçenlerde mesela Tayyip Erdoğan-George W. Bush görüşmesinde NTV özel yayın yaptı. Baktım, ufak ufak tiryakisi oluyorum ben de bu hadisenin. Uzmanlar çıkıyor, bir sürü tahmin havada uçuşuyor: Şunu konuşurlar, bunu konuşurlar, şunu söylerler, bunu demek isterler... Bir süre sonra insan meseleye hafiften hakim oluyor. Futbolun nasıl kuralları var; ofsaytı, penaltısı vesaire. Bürokratik dilin de şifreleri var. Ufaktan çözmeye başlayınca, hakikaten maç gibi... Kaptırıyorsun.
Hele bir de o gün maç uzatmaya gitti. Yani Erdoğan-Bush görüşmesi beklenenden uzun sürdü ya. Sonra liderler birlikte açıklama yaparlarken, Erdoğan'ın basın toplantısını izlerken, yorumcuların hangisinin tahmini ne kadar tuttu, Erdoğan bunu böyle dedi ama aslında ne demek istedi, şimdi bu maçı kim aldı peki falan derken...
Eğleniyor insan.
Fransa'da mecliste Ermeni soykırımını inkar yasasının oylanması esnasında haber kanallarında yine böyle bir maç atmosferi vardı -pek heyecanlı.
Tavsiye ederim yani...

Nobelli bir yazarın külliyatına hakimiz, artık biz de entelektüel sayılırız

Bir gün ben de şu dünyanın gözünde yeterince kültürlü bir insan haline geleceğimi biliyordum.
1999'da Günter Grass, Nobel'i kazandığında bir Alman arkadaş sormuştu, ben hiç Günter Grass okumuş muydum acaba? Hayır.
Dario Fo'nun oyunlarını izlemişimdir herhalde, Fo'nun 1997'de Nobel'i kazanmasından daha önce.
Ama hayır, hiç Dario Fo okumamıştım.
Octavia Paz'ı, 90'da Nobel'i almasından önce de hayal meyal hatırlıyorum sanki -abim mi okuyordu şiirlerini? Hayır, ben hiçbir kitabını henüz elime almamıştım.
Nobel'i aldıktan sonra, Nobelli diye okuduğum bir sürü yazar oldu.
Ya Nobel almadan önce?
Ben biliyordum; bir gün ben de Nobelli bir yazarı Nobel almadan önce okumuş, bir gün ben de Nobelli bir yazarın kitapları hakkında Nobel'i aldığı gün ahkam kesecek kadar bilgili, kültürlü bir insan olacağım.
Bunun için dünya edebiyatını yakından takip etmem mi gerekti?
Ben ne takip edeceğim be onları, dünya Türk edebiyatını takip etsin!
Nobel bu yıl Orhan Pamuk'a verildi.
Ben bile "saygıdeğer bir entelektüel" sayılırım artık, değil mi?
Teşekkürler Orhan Pamuk.

manik depresif köşe

Arif Verimli açıkladı: "Türkiye çıldırıyor"
Manik tarafıma geldi, ben herkesten önce çıldırdım.
Ey ruh, geldiysen... Git!


CUMARTESİ
"Hiçbir rolde bu kadar gergin olmamıştım"
"Tüm dünyada tanındıktan sonra Türkiye pazarına gireceğiz"
80 milyon avroluk Rembrandt sergisi
Bağış yarışı başlıyor
Efes Pilsen Blues Festival 17'nin biletleri satışa çıkıyor
En moda En yeni
Festival geze geze sınırları aştı
ARTİST 16'ncı kez açılıyor
Bebekler için tahıllı ek gıdalar neden önemli?
MİNİKLERİN DÜNYASI
Diet kolayı en iyi kim fışkırtıyor?





Melis Alphan
Cengiz Eren
Ali Rıza Kardüz
Menderes Özel
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2006 Milliyet