|
 |
|
|
Hokkamaz - Cem Yılbaz...
Hokkabazlık marifet ister, böyle benim gibi harflerin yerini değiştirerek olmaz. Cem Yılmaz "Her Şey Çok Güzel Olacak"ın kodlarının yerini değiştirmiş sanki
tubakyol@yahoo.com
Sizi şöyle gülmekten yerlere serecek, böyle iki büklüm edeceğiz; sizi var ya öyle çok ağlatacağız ki paket paket kağıt mendil yetmeyecek, ortalığı sular seller götürecek; kenardan köşeden sinsice getirip üzerinize foşş diye politik mesajlar boşaltacağız, sizi mesaj sersemi yapacağız; uçan konan kameralarımız var, sizi havalara uçuracağız; memleketin cümle ünlü ismi burada, gözünüzün değdiği her milimetrekarede bir star var mutlaka, sizi star manyağı yapacağız...
Hı hı, tabii, yapınız.
Ama arada bir de komplekssiz, sıcak, samimi, büyük lafları ve büyük vaatleri olmayan ve fakat kendi hikayesi olan, bu hikayeyi de her cins izleyiciyi bir yerinden yakalayıp tavlamak için dolandırıp durmadan güzel güzel anlatan bir film yapılsa keşke.
"Her Şey Çok Güzel Olacak" gibi bir film mesela. Mümkünse...
Cem Yılmaz'ın "G.O.R.A" için koparabildiği gürültünün yanında neredeyse sinek vızıltısı kalan bir promosyonla, sessiz sedasız çekip bitirdiği "Hokkabaz"ı, galaya adeta koşarak gidip izledim. Sonra?
Acı ama gerçek
"Maalesef hokkabaz, acı ama gerçek": İnsan kendini bile taklit etse... Olmuyor.
Daha önce denenmiş, çok da tutmuş motifleri, bu motifler kendi icadı da olsa, "Hadi bir daha" diye alıp yeniden kullandığında, ortaya çıkan artık o ilk şey olmuyor. Ne o kadar sıcak, ne o kadar samimi...
İnsan kendini bile taklit etse, beğenilmesine sebep detayları çekip çıkarıp abarttığında, kendi kendisinin karikatürüne dönüşmekten öteye gidemiyor.
"Eşkıya"nın Doğulu damarı, can acıtan türküleri "Gönül Yarası"nda nasıl o ilk lezzeti veremediyse, "Hokkabaz"da da "her şey çok güzel olmuyor".
Hele son 15 dakika geçmek bilmiyor.
* * *
Cem Yılmaz zeki bir adam.
İzleyicinin zekasını küçümsemeseymiş keşke.
Evlat edinmenin modası olur mu?
1970'lerde Mia Farrow başlatmış olabilir, gelişmekte olan ülkelerden çocuk evlat edinmeyi... 14 çocuğundan 10'u evlatlık, Kore ve Vietnam gibi yerlerden. Ki hatırlarsınız, sonradan Woody Allen bu evlatlık kızlarından Soon-Yi ile evlendi.
Meg Ryan bu yılın başında bir kız çocuk evlat edindi, Çin'den.
Ewan McGregor da 4 yaşında bir Moğol kızı evlat edindi.
Angelina Jolie zaten en bilineni... Komboçya'dan Maddox, Etiyopya'dan Zahara, arada Brad Pitt'ten bir kız çocuğu doğurdu ama sırada yine bir evlatlık varmış. Henüz ülkesi belli değilse de "yine uzaklardan" diyor Jolie. Önlerinde harita, ülke arıyorlar herhalde karı-koca.
Ve son olarak Madonna. Afrika'nın güneyindeki Malawi'den. Madonna'nın söylendiğine göre aday 12 çocuk arasından karpuz seçer gibi bakıp -kafalarına da vurmuş mudur?- belki koklayıp evlat edindiği David, özel bir jetle İngiltere topraklarına ulaştı bile.
Angelina Jolie'nin ardından Amerika'da tartışıldı, Madonna'nın ardından İngiltere'de tartışılıyor: Başka ırklardan çocuk evlat edinmek bir "trend" olacak mı? Bu eğer bir trend olacaksa, bebek ticaretini körüklemeyecek mi?
Hangi ülkeden, hangi ırktan, kaç yaşında olursa olsun, bir çocuk evlat edinmenin şu hayatta yapılacak belki en manalı şey olduğuna inanıyorum.
Ama... İsterseniz bana "salak!" deyin. Popüler kültüre hakkını teslim edemiyor olabilirim. Bir ünlüyü taklit için evlat edinmeyi, evlat edinmenin bir "moda", hatta bir modası olmasını...
Yok, ben anlayamıyorum!
Abartma tozuyla kabaran ünlüler
Armağan Çağlayan bir yapım şirketi çalışanı olarak "Pop Star"da jüri üyesi olduğunda, hem işi tutsun isteyen yapımcı refleksiyle hem de ta ciğerinden kopup gelen nadanlığıyla (bakınız nobran) birdenbire parlayıverdi.
Ne acayip bir adamdı bu! En ağır lafları ediveriyor, karşısına çıkanı "Antipatik olur muyum?" endişesiyle hiç kıvırmadan tak tak direkt eleştiriyor ama en hakiki göz yaşlarını da yine o döküyordu.
Armağan Çağlayan önce onu bu kadar sevmemizi anlayamadı, sonra onu sevme sebeplerimizi itinayla arayıp, sözde bulup, daha çok, en çok sevelim diye kendini taklit etmeye başlamadı mı?
Kabak tadı...
Hülya Avşar'ın filmleri bir yana, televizyonda starlaşmasının sebebi şımarıklığı değil miydi? Ama bu şımarıklığın üstüne gide gide, abarta abarta, sonunda yine şımarıklığı ile kabak tadı vermedi mi?
Mağarada doğduğunu hiç unutmayan İbrahim Tatlıses, günün birinde tam da bu yüzden sevildiğini keşfetmedi mi?
Tamam, Urfa'da Oxford yoktu da gidememişti ama bunca yılda, kazandığı bunca paradan sonra bile hâlâ içindeki "Doğulu adam"ı taklit ederken, bugün artık Doğuluların da gerisinde kalıverdi.
Mehmet Ali Erbil çok tutan "yaramazlığını", Seda Sayan "bacı"lığı, Reha Muhtar densizliğini, Kibariye "Ay ben bilmem ana'cım"larını, Yıldız Tilbe "deliliğini", Sergen umursamazlığını, Ajda Pekkan "abartmayı" abartmıyor mu?
İlgiye teşne
"Tutan"ı tekrar etme gayreti her alanda var. Yazı yazan biri olarak, beğenilen yazılarda beğenileni kazımıyor muyuz biz sanki?
Hımm, şuradaki bilmişlik prim yaptı, buradaki asabi ton ilgi çekti, şu romantik yaklaşım içe dokundu, bu mesafeli hal takdir edildi...
İzleyenlere iş yapanların kolay kolay kaçabileceği tuzaklar değil bunlar. Hele de ilgi arsızı, her daim hakkında konuşulan biri olmaya teşneyseniz...
Ama bir kez o tuzağa düştünüz mü de, kendi en tutan halini taklit ede ede giderek kendi olmaktan uzaklaşmakla kalmıyor insan, kendisinin karikatürüne dönüşüp gülünç de oluyor. Ve nihayet düştüğü tuzakta o en tutan hali yeniden üretmek için çırpınırken, izleyici artık "tutan"ı değil bu çırpınışları izleyip eğleniyor. Sonra da zaten başka tarafa bakmaya başlıyor.
|
|
|

|