Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 30 Ekim 2006 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
SEYİR DEFTERİ
Beyrut'u anımsamak

Seyir Defteri'min yer yer eprimiş sayfalarını karıştırırken bu son savaştan bir süre önce Beyrut'ta yapılan ve benim de katıldığım bir toplantının notlarını buldum

NEDİM GÜRSEL

Geçen yaz İsrail, Lübnan'a saldırıp taş üstünde taş bırakmadığında Beyrut'a gitmek istemiş, ne var ki bir zamanlar yolumun sıkça düştüğü bu kent üzerine bir yazı yazmakla yetinmek zorunda kalmıştım. "Beyrut yanarken" başlıklı o yazıda bir isyanı dile getirmiştim ancak.
Öte yandan fazla bir şey de gelmiyordu elimden, çoğumuz gibi çaresizdim. Derken "Seyir Defteri"min yer yer eprimiş sayfalarını karıştırırken bu son savaştan bir süre önce Beyrut'ta yapılan ve benim de katıldığım bir toplantının notlarını buldum. Gelişigüzel aldığım bu notları Ortadoğu'daki son durumun ışığında sizinle paylaşmak istedim.
Yıkım günleri geride kaldı belki ama kalıcı ve adil bir barış ne Lübnan'da ne de Filistin'de gerçekleşti. Aşağıda okuyacağınız satırlar uluslararası bir toplantıdan izlenimler değil yalnızca, Beyrut'u anımsarken savaştan önceki görünümüyle de tanışmanızı istedim.

İlginç konuşmalar dinledim
"Dinler ve kültürler arasında diyaloğun tartışıldığı bir toplantı için buradayım. Lübnan Kültür Bakanı Hasan Salame Beyrut'tan uzakta, kış sporları merkezinde -yani bir dağ başında- bir araya getirdi bizleri. Avrupa Birliği temsilcileri, Avrupa ve Ortadoğu ülkelerinden gelen akademisyenler, tek tük bakanlar da var aramızda. Ve elbette diplomatlarla tek tanrılı dinlerin temsilcileri.
Resmi konuşmalarda İsrail'in adını anmak bile yasak olduğuna göre, Museviliği hiç kimse temsil etmiyor, edemiyor. Ama olsun. Başında sarığıyla Saraybosna müftüsünün ve beyaz sakallı, siyah entarili Ortodoks metropolitinin toplantıya renk kattıklarını söyleyebilirim. İkisi de etkileyici konuşmalar yaptılar.
Resmi sıfat taşıyanların dışında, öbür katılımcıların konuşmaları da ilginçti. Ne var ki, laikliğe pek değinilmemesi, hatta kimi zaman küçümsenmesi, Müslüman ülkelerdeki reformcu girişimlerin söylem dışı bırakılması, tartışmaların radikal İslam üzerinde yoğunlaşması oldukça canımı sıktı. Söz alıp Türkiye'nin geleceğinin Avrupa'da olduğunu çünkü demokratik Avrupa değerlerine uyum sağlamakta -aşırı sağ hariç- tüm siyasi partilerin kararlı olduklarını belirtme gereğini duydum.

Yeni bir arayışın peşinde
Regis Debray de toplantının renkli simalarındandı. Che Guevera'nın yakın dostluğundan, Bolivya hapishanelerinden Elysse Sarayı'na, oradan da Paris'te kurulması öngörülen Dinler Tarihi Araştırmaları Merkezi yöneticiliğine uzanan 'entelektüel' çizgisinde bir çelişki olmadığını, herkes gibi değiştiğini anlatmaya çalıştı. Pek inandırıcı olmasa da konuşması çok etkileyiciydi. Gilles Kepel radikal İslamcıların Debray'in 'Devrim İçinde Devrim' kitabından esinlendiklerini söyleyince ortalık karıştı.
Biz de en 'hızlı' dönemimizde, 1960'lı yılların sonlarına doğru okumamış mıydık aynı kitabı? O zamandan bu yana çok sular aktı köprülerin altından. Debray 'foco'culuktan vazgeçip Mitterrand'ın danışmanı oldu tek tanrılı dinlerin peşine düşmeden önce.
Evet, Guevera'nın yakın dostu şimdi de yeni bir arayışın, inanç kavramının peşine düşmüş. Otelin terasında uzun süre sohbet ettik.
Dünyada ilk 'karşılaştırmalı dinler tarihi' kürsüsünün cumhuriyetle birlikte Atatürk tarafından kurulduğunu söyledim ona. 'Evet, biliyorum' diye onayladı, 'başına da yanılmıyorsam Dumezil getirilmişti.'

Birbirinden çirkin yapılar
Toplantı dönüşü dağdan düze inip Babilos'ta öğle yemeği yedik. Deniz kıyısında, sütunları, Haçlılardan kalma kalesiyle güzel bir yer. Beyrut hâlâ savaşın izlerini taşıyan bir kent. Gökdelenlerin, cam ve çelik yığını yapıların arasında duvarları delik deşik, terk edilmiş eski evlere, villalara rastlamak mümkün.
Savaştan önce değişik inançtaki insanlar, ayrı mahallelerde de olsa pekala aynı kentte yaşıyorlardı. Yalnız Beyrut'ta mı? Saraybosna'da, 1920'lerin İzmir'inde, İskenderiye'sinde, 1960'ların İstanbul'unda da öyle. Ya şimdi?
Şimdi Suriye'nin korumasında, Suudi parasıyla yeniden inşa edilen bir kent Beyrut. Betonlaşma tüm Akdeniz kentlerinde olduğu gibi burada da duruma hakim. Ve bir zamanlar güzelim sedir ormanlarıyla kaplı dağın yamaçlarında çirkin yapılar yükseliyor. Yine de beni çeken, fotoğraflardan tanıdığım eski İzmir'e, Kavafis'in İskenderiye'sine götüren bir şeyler var bu kentte. Kepenkleri kapalı, bahçesini ot bürümüş eski evler belki, belki terk edilmiş verandalar. Sonra duvarları delik deşik yapılar, barış günlerinden, o tatlı, yumuşak insanların dünyasından kalan.
Deniz kıyısında yürüyüşe çıkan kalabalık aileler gördüm Beyrut'ta; bodur minarelerle çan kuleleri, tek tük palmiyeler ve yapılar, yapılar, yapılar... Hepsi de yeniydi, hepsinin de bekçisi, özel park yeri vardı. Ve bu görüntünün, 'dağ taş bina olmuş' izleniminin ortasına bir bomba gibi düştü haber.

Yaralarını saramadı
İsrail birlikleri Ramallah'ta Arafat'ın karargahını yeniden kuşatmış, taş üstünde taş bırakmamışlardı. Filistinli lideri teslim olmaya zorluyorlar ama o yanındakilerle direniyordu. Mahmut Derviş'in El Fetih örgütünün Beyrut'tan zorla çıkarılıp Tunus'a sürgüne gönderiliğini anlattığı bir Paris ikindisini anımsadım. Buruk ve acılıydı. Umutsuz değildi ama.
Arafat'ın kültür bakanıydı o sıra. Sonra yolları ayrıldı. Onun 'Atina Havaalanı' adlı şiirini Türkçeye çevirmiştim:
Atina Havaalanı başka havaalanlarına savurdu bizi, dünyanın dört bir yanına saçıldık / Gümrükçüler 'Nereden geliyorsunuz?' diye sorduklarında 'denizden' diye karşılık verdik. 'Nereye gidiyorsunuz?' sorusunun karşılığıysa 'denize'ydi. 'Adresiniz?' diye sorulunca bir kadın 'Köyüm azık torbamdır' diye yanıtladı.
Evet, sürgün ölümden bin beterdi Filistin halkı için. Ne yazık ki hâlâ öyle. Ama Beyrut, Filistinlileri kovduğundan bu yana, iç savaşın yaralarını sarabildi mi? Eskiden olduğu gibi Arap dünyasının vitrini mi hâlâ?
Hiç sanmıyorum. Şimdi radikal İslamdan yana bir örgüt olan Hizbullah aldı El-Fetih'in yerini. Beyrut içine kapalı, gürültülü ama sessiz, parklarında ve dağlarında artık ağaç yeşermeyen, birbirinden güzel ama harap evlerin, savaş yorgunu insanların kendi kaderine bırakıldığı bir kent görünümünde."


PAZAR
10 yıl sonra 10 'Susurlukçu'
"Altın Portakal almama Almanlar daha çok sevindi"
"Tutumlu, sade, çocuğunun elbisesini kendi diken kadınlar"
"Fenerbahçe bu maçı alır"
TV habercilerinin zirvesi İstanbul'da
Şafağın kapısındaki kavalcı
Beyrut'u anımsamak
İlk 60 saniye!
Merkür geri dönüyor
Burgazada'nın sevdiğim meyhaneleri
Selanik ve Aynaroz
Sana "piyasa" diyebilir miyim yavrum?
Şimdi Sakız'da olmak vardı...
Uçurumda açan çiçek!





Ahmet Turhan Altıner
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet