|
Şehrazat dili
Bütün anlaşmazlıkların dili "Sen!" diye başlar söze. Parmağını havaya kaldırmış, karşıdakine doğrultmuş bir dildir bu.
Hafızasını karşısındakinin suçları üzerine kuran bu dil, hep karşı tarafa bakmaktadır. Gördüğü bir şey yoktur, sadece gözlerini karşı tarafa dikmiştir.
Karşısındakinde gördüğü, görmeye çalıştığı bir şey yoktur. Sadece "gözü karşı tarafın" üzerindedir. Hiç "ben" demeyen bir dildir bu. Çünkü "ben" derse kafası karışır. "Ben" derse, içinden geçenleri anlatırsa suçlamaları, sertliği devam ettirecek dirençten, inattan ve kararlılıktan yoksun kalır. "Ben" derse ve "ben'in" derinine inerse ağlayacak kadar acısından, kırgınlığından bahsedecektir. Bunu, içinin bir yerinde bilmeden bildiği için, saldırıyı sürdürebilmek için sürekli karşı tarafa odaklanmalıdır. Onun yaptıklarına, yapamadıklarına, yapması gerekenlere...
'Ben' ve 'sen'in savaşı
"Ben" demediği sürece kendisinin yaptıkları, yapamadıkları, yapması gerekenler kalmaz.
Yukarıda anlattığım gibi, iki "sen" bir araya geldiğinde artık konuşmak imkânsızdır. Parmaklarını birbirine doğrultmuş iki "sen" konuşmaya başladığında giderek suçlar ve suçlamalar çoğalacaktır.
Nihayet kavga çıktığında, öfke, nefret ve anlaşmazlık bir devri daim makinesi gibi kendi kendini üretecek, iki "sen" gürültü içinde taş gibi kalacaklardır. Birbirine vurdukça ses çıkaran, ses çıkarmasına rağmen hiç konuşamayan taşlar gibi...
Bu taşlaşma süreci sevgilimizle olan ilişkimizden toplumsal meselelere kadar her türlü "ilişkide" geçerlidir. Anlaşmazlığın mantığı da iki kişilik ilişkilerde başlar.
Kürt meselemiz
Hafta sonu boyunca, Türkiye'nin Kürt sorunuyla ilgili iki toplantıya katıldım. Bu toplantılardan ve sonuçlarından haberiniz olacaktır yakında. Benim yapmak istediğim ise bu ve benzeri toplantılarda, yıllar boyunca biriktirdiğim bir fikri paylaşmak.
Bir süredir benzeri toplantılarda bazılarımız "yeni bir dilden" söz etmeye başladık. Kürt meselesi ve benzeri meseleler üzerine konuşurken, bu meseleleri tarif ederken, çözüm önerileri getirirken yeni bir dil kullanmamız gerektiğini söylüyoruz.
Bu, bir "ben dili" olmalı diyoruz. Herkes kendi hikâyesini anlatmalı. Karşı tarafın açığını bulmadan dinlemeyi becermeliyiz. Bütün hikâyelerimizi ve hikâyelerimizdeki acıları birleştirmeli, ortak acı tarihimize sarmalıyız diyoruz yaralarımızı.
Çünkü Kürtler de Türkler de sıkıldı aslında aynı cümlelerle çözmeye çalışmaktan olup biteni. Zaten bir yere de varılmıyor. İki tarafın birbirine güveni ve birbirinin samimiyetine dair inancı, şu ana kadar hakikaten ve derinden konuşulmadığı için gerçek anlamda tesis edilemiyor.
Üstelik reel politika sahnesinde Kürt meselesine dair atılan adımların, herhangi bir "militer" engelle karşılaştığında derhal geri adıma dönüşmesi de bundan.
Yeni ve ortak bir dil
"Kazanımlar", gerisinde sağlam bir güven ve samimiyet ilişkisi olmadığı için sıfır noktasına kadar çöküyor çöktüğünde. Oysa yeni ve ortak bir dille konuşabilirsek "militer hadiselerde" hiç değilse sıfır noktasına kadar yıkılmayacağız, uçurumun dibini boylamadan önce tutunacak dallarımız, birbirimize tutunacak yerlerimiz olacak.
Ben, bugün, burada bu dili, kendimce, "Şehrazat dili" olarak adlandırıyorum. Sultan'ın kendisine yönelen kılıcını hikâyeler anlatarak durduran ve zalimi kendisiyle yüzleştiren Şehrazat'a selamlarımla... Böylece 1001 gece, bu ülkede kardeş gibi, arkadaş gibi yaşama ihtimalimiz olabilir diyorum. Hikâyeler krallardan uzun sürer diye hep söylüyorum...
Devamı gelir, anlatırım.
ecetem@hotmail.com
|
|