|
Genel bir dağdağanın dışından birkaç hayat enstantanesi
Dışarıda dinmeyen bir yağmur, içeride ise tüm dairelerin ödediği paralarla boruları da, kazanı da yenilenmiş kalorifer donanımının; oturduğumuz en üst kattaki radyatörde birikmiş havasından ötürü, bir türlü ısınamayan demir akordeonlar...
Yetiş imdada hemen sıcağa ayarlanmış klima ile değişik boylardaki tekerlekli elektrik sobaları!
Çünkü ne hapşırmaya çare oluyor, ne de akan burnu silmeye Mehmet Emin'in mısraları:
Ben bir Türküm dinim cinsim uludur
Tuttuğum yol vatanımın yoludur
***
Onca hamasetle dua ve nutuk, nasıl yağmurlara teslim olmayı bir türlü engelleyemiyorsa, yaklaşmakta olduğu haberleri sıklaşan bir İstanbul depremini de sigortalayamayacak gibi...
Ne yapalım evrensel kalitede kadro cılızlığı, köylü ağırlıklı bir toplumda kurnazlık salıncağıyla uçmaya kalkanları çoğalttığında; değişen çağların dişlileri önünde kötürümleşmek de kaçınılmaz oluyor.
Ne bayrak direklerini yükseltmek durdurabiliyor o çarkları, ne sabahtan akşama dua edenlerin sayısını artırmak...
***
Vazgeçtik depremleri, hemen her yağmurda, takkeler düşüp ortaya çıkıyor kellikler; ihracatımız artsa da ve Onuncu Yıl Marşı'nı söyleyenler ortalığı çınlatsa da:
Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Öyle tabii; ancak işte yine yenildi Galatasaray da...
***
2 metre boyunda, 2 metre eninde tığlarla örülmüş 4 metrekarelik rengârenk yün bir örgü...
Her biri iç içe değişik renk ve motiflerde 100'ü aşkın allı yeşilli, sarılı morlu, mavili pembeli karelerden oluşan yün bir örgü...
Sadece 2 tığla nasıl gerçekleştirilebilir böyle rengârenk kocaman mı kocaman bir örgü?
Üstelik 10'ar santimetrelik küçük karelerden hiçbiri, ötekinin benzeri de değil...
***
O tığları tutan kadın ellerinin yaşadığı ev, evlilik, çocuk ve geçim serüvenleri; ruhsal bunalımlar ve bir çıkış kapısı arayışlar...
Camilerde 5 vakit ezanlar okunur, kürsülerden nutuklar atılır, yollarda insanlar ölür, yağmurlarda seller caddeleri basarken...
Bir yandan da vurgunlar, yolsuzluklar, rüşvetler sürüp giderken...
***
İktidarlara militan yetiştirmeye göre ayarlanmış okullarda ise küçücük çocuklara ezberletilen şarkılar:
Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu'yu;
Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu'yu.
***
Geceleyin ağlayarak kapıyı çalan, orta yaşta ufak tefek bir kadın:
- Kocam yine gelmedi, bana da telefon etti, "Artık senden boşanmak istiyorum" diye; ne yapacağımı bilemiyorum, büyük oğlan öfkeyle kollarına jilet attı, "Babamı öldürmek istiyorum" diye...
***
Arsa boşluğundaki üstü naylonla örtülü kırık dökük bir barınak önünde, hasır bir sepet örmeye çalışan yaşlıca bir kadın ve karşısındaki alıcıya, kıpırdamayan gözlerini kaldırarak söylediği yakınmasız, titreşimsiz, kuru ve durgun bir söz:
- Biliyor musunuz, ben körüm...
***
Yüksek duvarlı küçük bir bahçedeki ağaçların altında nargile içmesini de seven genç bir hanımın Salvador Dali'ye duyduğu hayranlıktan söz açması ve Dali'nin akıp giden sulara benzeterek çizdiği büyük saat resimlerinin sohbet içinde dolaşması...
Ve maskeliymişçesine suratının sadece üst kısmı ve sırtı siyah, gerisi bembeyaz bir kedinin sessiz sedasız kuyruğunu kaldırıp sırtını kabartması...
***
Neyse, yağmur diner gibi oldu, bakalım bizim kaloriferler ne zaman başlayacak yanmaya?..
***
Akla pek gelmeyen bir soru da sanki göbek atıyor karşımda:
- Bir İstanbul depremi, AB üyeliğinden önce gerçekleşirse ne olur, sonra gerçekleşirse ne olur?
***
Yanıtı yeni bir çağın dişlileri arasında...
c.altan@prizma.net.tr
|
|