Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 12 Kasım 2006 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Bir harf hatası için bile köşesinde düzeltme yayımlardı

Bülent Ecevit 1965 yılında yaklaşık altı ay boyunca Milliyet gazetesinde yazarlık yapmıştı. Görüş adlı köşesinde siyasi ve kültürel konulara değindiği 113 makale kaleme almıştı. Her kelime için titizlenir, bir harf hatası yaptığında ertesi gün köşesinde düzeltme çıkarırdı

ÖNAY YILMAZ

Pek yakında gazetemizde bulacağınız ikinci imza, özel bir takdime ihtiyacı olmayan Bülent Ecevit'tir. Öyle sanıyoruz ki, gerek gazetecilik hayatında, gerek politikada güttüğü yol ve elde ettiği başarılarla en büyük siyasi rakiplerinin dahi takdirlerini kazanan Bülent Ecevit, size sunabileceğimiz yazarların en değerlisidir" diye yazıyordu 8 Mart 1965 tarihli "Milliyet'ten Mektup" adlı köşesinde ünlü gazeteci Abdi İpekçi...
Bu yazıdan sonra gazetenin birinci sayfasında dört gün arka arkaya yapılan "Bülent Ecevit Milliyet'te" anonslarından sonra Ecevit, ilk yazısını 14 Mart 1965 tarihinde yazdı. "Görüş" adını verdiği köşesindeki ilk yazısının konusu, milletvekili seçilerek parlamentoya girdiği Zonguldak'tı. Ecevit bu ilk yazısında, Zonguldak'ta yaşanan işçi olaylarına değiniyor, grevin bir insanlık hakkı olduğundan, sendikaların işçileri eğitmesinden söz ediyordu.
Ecevit'in Milliyet gazetesinde 14 Mart 1965 tarihinde başlayan köşe yazarlığı, aynı yılın 23 Ağustos'unda yazdığı "İş Bulma" başlıklı yazısı ile sona erdi. Toplam 113 yazıya imza atmıştı Ecevit. Altan Öymen'e göre, Ecevit'in yazılarına son vermesindeki en büyük etken, Ekim 1965 seçimlerinin yaklaşmasıydı. Ecevit, çok sevdiği köşe yazarlığından, daha sonra politik kariyerine önemli bir damga vuracak olan "Ortanın Solu" programını halka anlatmak için vazgeçmek zorunda kalmıştı. O yılki seçimler Ecevit ve partisi için büyük önem taşıyordu.

Yazılarını Rahşan hanım okur ve kontrol ederdi
Kısaca Ecevit politikayı, büyük bir heyecan ve istekle başladığı köşe yazarlığına tercih etmişti. Ancak bu kısa köşe yazarlığı serüveninde unutulmaz izler de bırakmıştı. Bunların başında kullandığı güzel ve sade Türkçe geliyordu. Bir kelime hatta bir harf hatası bile olsa ertesi gün köşesinde mutlaka bir düzeltme yazısı yazmayı ihmal etmiyordu. Bu konudaki titizliği dikkatlerden kaçmıyordu. Ecevit ayrıca yazılarında önemli mesajlar veriyor, genel kültür konusundaki geniş bilgisini de yazılarında okuyucularına yansıtıyordu.
Karısı Rahşan Ecevit siyasette olduğu gibi gazetecilikte de onun en büyük yardımcısıydı. Yazılarını kontrol ediyor, baştan aşağı yeniden okuyor ve teleksle gazeteye geçiyordu. Hatta zaman zaman gazetenin yazı işleri müdürüyle imla konusunda tartışmalara girmekten bile kaçınmıyordu.

Demirel'i sık sık eleştirdi
1961 yılında İsmet İnönü'nün kurduğu hükümette çalışma bakanı olan Ecevit, köşesine de daha çok çalışma dünyasının sorunlarını taşıdı. Ecevit siyaset yaşamına başlamadan önce uzun yıllar gazetecilik yapmıştı. Basınla ilişkisi Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde tercüman olarak çalışmasıyla başlamıştı. 1950-60 yılları arasında Ulus gazetesinde, o kapatılınca da, Yeni Ulus ve Halkçı adlı gazetelerde yazar ve yazı işleri müdürü olarak görev yapmıştı. Dolayısıyla gazetecilik dünyasına yabancı biri sayılmazdı.
Ecevit, Milliyet'teki kısa köşe yazarlığı döneminde ağırlıklı olarak, sendikalar, köylü, iş güvenliği, grev-lokavt, toplu iş sözleşmesi, sosyal adalet, demokrasi, toprak reformu, kooperatifçilik, halkçılık, Kıbrıs sorunu, Zonguldak, maden işçileri, petrol gibi konuları işledi. Zaman zaman da kültür sanat konularına değindi. Ecevit, yıllar sonra siyasette en büyük rakibi olacak, o yıllarda başbakan yardımcısı olan Süleyman Demirel'e de yazılarında geniş yer verdi. Demirel'i hükümetin icraatlar ve verdiği demeçler nedeniyle sık sık eleştiriyordu.

Ortanın Solu önce gazetede duyuldu
Ecevit yazılarına son verdikten sonra 1965 yılının ekim ayında yapılan seçimlerde yeniden Zonguldak'tan milletvekili seçildi, seçimleri Süleyman Demirel'in başkanlığındaki Adalet Partisi kazandı. Ecevit, muhalefete geri dönen CHP'nin içinde "ortanın solu" görüşünün öncülüğünü yapmaya başladı. İşte Ecevit bu görüşlerinin mesajlarını daha önceden Milliyet'te yazdığı yazılarında vermeye başlamıştı. Son yazısından bir önceki yazısının başlığı "Ortanın Solundakiler" adını taşıyordu. Ecevit bu yazısında Ortanın Solu'nun ne anlama geldiğini ayrıntılı biçimde anlatıyor, gelecekte siyasette izleyeceği yolun mesajlarını ayrıntılarıyla veriyordu.

İlk yazısı Zonguldak ile ilgiliydi
Zonguldak, Ecevit'in siyasi kariyerinde her zaman öncelikli yerini korumuştu. Zaten Milliyet'teki ilk yazısını da Zonguldak'a ayırmıştı. Ecevit daha sonra da sık sık Zonguldak ve maden işçilerinin yaşamını sütunlarına taşıdı. Ecevit 17 Mart 1965 tarihindeki köşesinde, "Önce İnsan" başlığıyla maden işçilerinin yaşamını, o unutulmaz satırlarında, şöyle anlatıyordu:
"Maden ocağına bir kez inmek... Yerin yüzlerce metre altında, denizin sularından, günden ve geceden derinde, karanlık, ıslak, soğuk dehlizlerde uzun uzun yürümek... Açık vagonlarla yeraltı tünellerinde kilometrelerce gitmek... Su dolmuş oluklardan sürünerek geçip, başına taşlar, kömürler yuvarlanarak dimdik yarlardan derinlere kaymak... Bir madenci fenerinin soluk aydınlığında, tutunulması bile güç kömür duvarları arasına sıkışmış yatarak kazma vuran insanları görmek...
Her gün değil... Üst üste 30 gün değil... Hayatta bir kez, bir kömür işçisinin yeraltı yaşantısını, yaşamak da değil, sadece görmek, insanın sobasında yanan kömürle birlikte içinin yanmasına, 'Kara Elmas' denilen, ama bir teki birkaç kuruş etmeyen bir kömür parçasına, elmasla ölçülemeyecek değerler biçmesine yeter..."

Din adamı nasıl olmalı?
Ecevit siyasi, sosyal ve çalışma yaşamı dışında değişik konuları da işledi yazılarında. Örneğin "Oyunlar" başlıklı bir yazısında, bazı tiyatro oyunlarının siyasi iktidarca yasaklanmasını eleştiriyor, hükümetin görevinin özgürlüğü korumak olduğunu vurguluyordu. Birçok yazısında, radyonun iktidarın sesi olmasını eleştiren Ecevit, "Din Adamı" başlıklı başka bir yazısında da din adamının nasıl biri olması gerektiği üzerinde duruyor, "Din adamı, barışın, sevginin, iyiliğin öncüsü ve öğreticisi olmalıdır" diyordu.
Ecevit bir başka yazısında insanları şüpheci olmaya çağırıyor, "Bildiklerinizden şüphe etmiyorsanız çok az biliyorsunuz, okuduklarınızdan şüphe etmiyorsanız çok az veya tek yönlü okuyorsunuz, düşündüklerinizden şüphe etmiyorsanız çok az düşünüyorsunuz, demektir. İnandıklarınızdan şüphe etmiyorsanız, yeterince bilmiyor, okumuyor, düşünmüyorsunuz, demektir" diye başlıyordu yazısına...
"Demokrasimizin Hastalığı" başlıklı bir yazısında da, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'yü koalisyon kurma konusundaki olumsuz tutumları nedeniyle eleştiriyor; partiler arası uzlaşmanın önemine dikkat çekiyordu.
Bir başka yazısında da, ABD'ye yaptığı gezi sırasında bir Ermeni kadınla yaptığı konuşmaya yer veriyor, iki toplumu birbirine düşürmeye çalışanların utanması gerektiğini vurguluyordu.

"Laikliğin tohumları Fatih'ten"
Ecevit, "Fatih ve Yobazlar" başlıklı yazısında, Fatih Sultan Mehmet'in ileri görüşlü bir önder olduğunu belirtiyor, "Bizdeki gericilerin toplumu veya kendi kendilerini nasıl aldatabileceklerine en belirli bir örnek, Fatih Sultan Mehmet'e sahip çıkmaya kalkışmalarıdır. Fatih Sultan Mehmet, Batının da Doğunun da taassubuna karşı savaş açmış bir uyanık önderdi. Dinde, bilimde, sanatta geniş görüşlülüğün öncüsü idi. Türk toplumunda laikliğin ilk tohumları onun zamanında atılmıştı..." diyordu.

Tarihi yazı

Ecevit'in Milliyet gazetesinde 22 Ağustos 1965'te çıkan tarihi yazısının özeti şöyleydi:
Ortanın Solundakiler

Bir işçi topluluğu ile, işçi meselelerinden, memleket sorunlarından konuşuyorduk. İşçilerden biri sordu:
- Son günlerde "ortanın solu" diye bir söz duyuyoruz. Bize gelip, "ortanın solu komünizmdir... Ortanın solunda olanlar komünisttir" diyorlar. Siz ne dersiniz?
- Bu soruyu cevaplandırmadan önce, ben de bazı sorular sormak isterim, dedim... Toplu sözleşme, grev haklarından memnun musunuz?
- Elbette memnunuz, dediler.
- Bu hakların geri alınmasına razı olur musunuz?
- Asla razı olmayız, dediler.
- Devlete ait işyerlerinde, işçi olarak sizleri de söz sahibi kılacak bir kanun çıktı geçen yıl... Tüzüğü Danıştay'da onaylanınca uygulanmaya başlayacak. Bunda bir zarar görür müsünüz?
- Ne zararı, fayda görürüz, dediler.
- Toprak reformunu, yani, çok büyük çiftliklerden bir kısmının, gerçek değerleri ödenerek kamulaştırılıp, topraksız veya çok az topraklı köylülere dağıtılmasını ister misiniz?
...
- Elbette isteriz, dediler.
- Küçük çiftçilerin, devlet önderliğinde kooperatifler kurmaları; kendi başlarına satın alamayacakları tarım araçlarından topluca yararlanmaları; yetiştirdiklerini, iç ve dış pazarlara, aracılar eliyle değil de, kendi kooperatifleri yoluyla ulaştırmaları; öylelikle, aracılara giden kârın köylü elinde kalması, sizce iyi olur mu?
- Çok iyi olur, dediler.
- Vergi yükünün büyük kısmını işçilerle memurlar mı taşısın; yoksa, yılda milyonlar kazandıkları halde, dar gelirli bir işçi kadar bile vergi ödemeye alışmamış büyük çiftçilerden de vergi alınsın mı?
- Elbette alınsın, onlar da devletin masraflarına katılsın, dediler.
...
- Devlet iktisadi hayattan elini eteğini çeksin mi?.. Mesela tütünün, üzümün, fındığın, çayın alım satımını yalnız tüccarlara bıraksın mı?.. Elindeki maden ocaklarını, fabrikaları özel teşebbüse devretsin mi?
- Sakın yapmasın, dediler.
- Plansız kalkınmayı görmüştünüz... Üç yıldır da planlı kalkınmayı görüyorsunuz... Hangisi sizleri veya köylerinizi daha çabuk kalkındırıyor?
- Planlı kalkınma, dediler.
- Sizce kalkınmanın ölçüsü, her mahallede birkaç milyoner yetiştirmek midir, yoksa milyonlarca insanı yoksulluktan kurtarmak mı?
- Milyonlarca insanı yoksulluktan kurtarmak, dediler.
- Öyleyse, dedim işçilere, sizler de, hepiniz, ortanın solundasınız...

Dönemin Yazı İşleri Müdürü Hasan Pulur:

"Bir virgül yüzünden tartışırdık"
Ecevit'in yazıları yüzünden biz her sabah Rahşan hanımla bir virgül için kavga ederdik. İngiliz usulü, "ve" bağlacından sonra virgül koyarlardı. Ben de virgülü atardım. Bu yüzden Rahşan hanımla tartışırdık. Yazıları Rahşan hanım kontrol ederdi. Her sabah Ankara'daki büroya gider, orada Enver adlı arkadaşımıza yazıyı teslim ederdi. Ben yazı işleri müdürüydüm. Ecevit'in Milliyet'te yazmasını Abdi İpekçi istedi. Bir seyahatte Uluslararası Basın Enstitüsü'nün bir toplantısında bir araya gelmişlerdi. Abdi bey gelecekte "Ortanın Solu" hareketinin Türk siyasal yaşamında önemli rol oynayacağını düşünmüş ve bu amaçla Bülent Ecevit'in yazmasını istemişti. CHP'ye genel sekreter olunca yazılarını kesti. Ecevit'le çok anım var. Birçok seçim gezisini de takip ettim.
"Aramıza soğukluk girdi"
Ancak bir yazıdan dolayı bana kırıldı ve hiç konuşmadık. O kırgınlık da şöyle oldu. Ecevit, Demirel hükümeti sırasında "Katillerin başı hükümetin içinde" diye bir demeç vermişti. Ben de bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Bu yazıdan dolayı Alparslan Türkeş hem beni hem de Ecevit'i mahkemeye vermişti. Yargılandık ve sonuçta beraat ettik. 12 Eylül'den
sonra bir televizyon programında Ecevit'le Türkeş konuşuyorlardı. Birbirlerine "sayın" ve "muhterem" gibi nezaket sözcükleriyle hitap ediyorlardı. Ben de bu programdan sonra, "Bu kadar insan öldü, çocukların hayatı söndü. Bir gün gelecek birbirinize böyle davranacaksanız, o zaman bütün bunlara değer miydi?" gibisinden bir yazı yazdım. Ecevit bu yazıdan sonra bana telefon etti ve "Sayın Pulur bu yazınız bizi yaralayacak" dedi. Ben de, "O zaman siz de yaralayacak şeyler yapmayın" dedim. O günden sonra Ecevit'le aramızda bir soğukluk oldu. Sadece aracılar vasıtasıyla haberleşiyorduk.

Çalışma arkadaşı Sami Kohen:

"750 kelime lazımdı, tam 750 kelime yazdı"
Ara sıra İstanbul'a gelirdi. O zamanlar Peyami Safa ayrıldığı için onun odası Ecevit'e verilmişti. Aslında Abdi bey bir jest yapmıştı kendisine. Çünkü Ecevit dediğim gibi çok az gelirdi İstanbul'a. O da ben de 1950'li yıllarda ABD'ye gitmiştik. Bir araya geldiğimiz zaman Amerika'daki gazetecilik hakkında konuşur sohbet ederdik.
Bizim gazete o yıllar Molla Fenari Sokak'ta küçük bir binadaydı. Karşımızda da Vatan gazetesi vardı. Biz yazarlar üçüncü kattaydık. Bülent bey son derece efendi, kibar, sessiz bir insandı. Sade ve zarif bir kişiliği vardı. Biz gençtik, onun kişiliğinden etkilenirdik. Geldiği zaman Abdi beyin odasına gider, uzun uzun konuşurlardı. Abdi bey Ecevit'e hayrandı. Birbirlerini severlerdi. Görüş alışverişinde bulunurlardı.
İşini şevkle yapıyordu
Bülent bey daha çok siyasi yazılar yazardı. Köşe yazarlığına başladığı zaman çok mutluydu. İşini şevkle yapıyordu. Zaten gazetecilik tutkusu içinde hep vardı.
İstanbul'a geldiğinde annesinin Suadiye'deki evinde kalırdı. Bizim de orada yazlık evimiz bulunuyordu. Ecevit'le dostluğumuz onun başbakanlığı sırasında da devam etti. Birlikte seyahatlerimiz oldu. O her zaman bana, "Beni rahatlıkla arayabilirsiniz" derdi.
Söyleşiyi kendisi oturup deşifre etti
1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Newsweek dergisi adına bir söyleşi için kendisine telefon ettim. Hemen kabul etti. Ankara'ya gittim. Söyleşiyi İngilizce yaptık. Ben konuşmaları teybe kaydettim. Sohbet oldukça uzun sürmüştü. Ayrılmak üzereyken bana, "Siz şimdi ne yapacaksınız?" diye sordu. Ben de teybi deşifre edeceğimi, metni dergiye göndereceğimi, editörlerin bakacağını, ayrıca söyleşi için sayfada da 750 kelimelik bir yer ayrıldığını söyledim. "Benim dünyaya vermek istediğim mesajlar var. O nedenle bu konuşmaları ben deşifre edip özetlemek isterim" dedi. Ben de, "Aman efendim size zahmet olur, bu deşifre işlemi uzun sürer. Ben özetlerim" dedim. O da "Hiç zahmet olur mu? Bizde de gazetecilik var" diye ısrar etti. Ecevit başbakanlıktan ayrıldıktan sonra gece geç saatlere kadar teybi deşifre etmiş. Ve iki sayfaya tam 750 kelimelik bir yazı yazmıştı. Bu benim için unutulmaz bir anıdır.

1990'da birlikte Saddam Hüseyin söyleşisi yaptığı Derya Sazak:

"Ecevit beni atlattı"
1990'da yazı işlerinin bir sabah toplantısında aklımıza bir fikir geldi. Ben o zamanlar Milliyet'in Ankara temsilcisiydim. Ecevit'le birlikte Saddam'la görüşmek üzere Bağdat'a gitmek istedim. Bu öneriyi götürdüğümde Ecevit hemen kabul etti. Ecevit gazetecilik refleksi olan bir insandı. Ayrıca bu görüşme dış dünyaya vereceği mesaj bakımından da önemliydi. Kısaca Irak'a gitmek, orada olup biteni kendi gözleriyle görmek istiyordu. O dönemde tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de herkes Saddam'ın ABD ile savaşı göze alamayacağını, geri çekileceğini düşünüyordu. Biz Saddam'la görüşmeye Ecevit'le birlikte biri 1991, diğeri 1992 olmak üzere iki kez daha gittik. Bu yolculuklar oldukça riskliydi ama Ecevit bu riski göze almıştı. Ecevit bu görüşmelerde Saddam'ın direneceğini, uzun yıllar ülkesinin başında kalacağını söylemişti. Bu öngörüsü doğru çıktı.
Bu görüşmelerde soruları aramızda paylaşıyorduk. Konuşmaya Ecevit başlıyordu. Ecevit, bir görüşmemizde, uyarıma rağmen, "Kuzey Irak'ta Türkmenlerin de varlığını tanımak istemez misiniz?" diye sorunca Saddam sinirlenip yerinden kalkmıştı. Herkes odayı terk etti. Bir saldırı oldu sandık.
Görüşmeden sonra birlikte teybi deşifre ediyorduk. Ecevit çok titizdi. Meşhur daktilosunu yanında getirmişti. Çözdüğümüz metinleri kendisi daktilo ediyordu. Görüşmeler esnasında da sürekli notlar alıyordu. Gelince yazı dizisini Ecevit kaleme almıştı. Bu yazı dizisi hem Türkiye'de hem dış dünyada çok büyük etki yapmış; üstelik bize ödüller kazandırmıştı.
Dönüş yolunda kendisine "Şimdi sayın Özal sizinle görüşmek isteyebilir. Çünkü Saddam artık kalıcı oldu, haklı çıktınız, bu nedenle sizden bilgi almak isteyebilir" dedim. "Sanmıyorum" diye cevapladı.
Yurda döndükten sonra ertesi sabah Ankara'da buluşacaktık. Ben sezgisel bir şey herhalde, Köşk'ü arayıp Kaya Toperi'ye Özal'ın Ecevit'e bir randevu verip vermediğini sordum. Toperi böyle bir randevunun olmadığını söyledi. Ertesi sabah gazeteye geldiğimde Hürriyet'in manşetini görünce şoke oldum. "Tarihi Randevu" başlığıyla Özal'ın Ecevit'i Köşk'te kabul edeceğini yazıyordu. Bu olaydan sonra Ecevit'e "Bana neden haber vermedi" diye çok kızmış ve gücenmiştim. Tabii bunu daha sonra anlayışla karşıladım. Biz Irak'a giderken Hürriyet de gelmeyi çok istemişti. Ancak Ecevit bize söz verdiği için bu teklifi kabul etmemişti. Sanıyorum bu haberi bize vermeyip Ertuğrul Özkök'e vermekle aradaki dengeleri sağlamak istiyordu. Yani Ecevit beni atlatmıştı.



PAZAR
Bir harf hatası için bile köşesinde düzeltme yayımlardı
"Çizerken ben de bazen kahkahalarla gülüyorum"
"Oğlum uçaktan inmeyince İstanbul'daki her oteli aradım"
"Yıllar içinde adım Zihni soyadım da Bar oldu"
Mehmet Öz'ün kızından üniversite öğrencileri için beslenme önerileri
35 yaşın üzerindeki erkekler bunları giymesin!
Neden bizim köpeklerimiz de otobüse binmesin?
Fatih Sultan Mehmet Paris'te
'Lost' oyuncuları gerçekten ıssız bir adaya düşerlerse...
Arizona manzaralı caz
Haritada güçlü gezegen
İtalya'da beyaz trüf avı
Tanıdığım Bülent Ecevit
Dabılyu dabılyu dabılyu nokta korkuyorum anne
Atatürk'ün izinde
Eb-Ül-İz, Leonardo'nun ustası mı?
Türk şarabını bu kez doğa vurdu





R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet