|
'Pamuk'a yapılanlar kışla kültürü ürünü'
Uzun, Orhan Pamuk'a Nobel Ödülü'nden dolayı yapılanları kınıyor. Uzun, "Çin hariç hiçbir ülkede aynı şekilde davranılmadı. Komünist Saramago, Yahudi Kertesz Nobel'i alınca ülkelerinde yüceltildiler" diyor
DİYARBAKIR
Mehmed Uzun, 1970'lerin 12 Mart'lı yıllarında, Ankara'nın ünlü Mamak Askeri Cezaevi'nde yatar. Türk aydınlarıyla aynı koğuşta geçirdiği o zaman dilimini önemser. Şöyle diyor:
"Uğur Alacakaptan, Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal, Erdal Öz, Atilla Sarp, Ruhi Koç... Kürtlere açık düşmanlıkları olmayan insanlardı. Onlara çok kitap gelirdi. Onlardan kitap okuma terbiyesi edindim. Uğur Mumcu'ya sonraki yıllarda yardımcı olmuştum, Şeyh Said İsyanı isimli kitabını yazarken..."
Mehmed Uzun itiraf ediyor, 1970'lerde siyaseten çok keskin, radikal olduğunu. "O zamanki Türkiye ortamı da insanı keskinleştiriyordu" diyor. Zaman içinde törpüleniyor. Siyasal çizgiler yumuşuyor.
Bir daha hapse düşmemek için 1970'lerin ikinci yarısında İsveç'e, sürgüne giderken de siyasetle arasına mesafe koymaya karar veriyor.
Dil, kültür, edebiyat...
Siyasetin değil, bunların ağır bastığı bir hayattan yana kullandığı tercihini şöyle gerekçeliyor:
"Kürtçe yeni bir şeyler yapmak istiyordum, modern bir şeyler... Bunun eksikliğini içimde sürekli hissediyordum."
Kürt edebiyatında Mehmed Uzun'a kadar geleneksel çizgiler ağır basar. Yerel, taşralı ya da şehirli olmayan bir edebiyat... "Kapalı toplumun ürünüydü bu edebiyat" diyor Mehmed Uzun, "Modern değildi. Açık topluma, demokratik, çağdaş topluma, bugüne ait Kürtçe bir roman dili, bir edebi dil yakalamak istiyordum. Bunun için Kürtçenin canlandırılması, yenilenmesi ve tabii sevdirilmesi gerekiyordu."
Birey ve kul!
Romanlarını Türkçe değil, Kürtçe yazmak için ilke kararı alıyor. Denemelerini, makalelerini ise Türkçe yazıyor. İlk Kürtçe romanının adına gelince:
Tû!
Türkçesi Sen...
Peki, neden Sen?
"Kürtlerde birey mefhumu çok zayıftı. Hep cemaat-kul ilişkisi ağır basıyordu. Siyasal Kürt örgütlerinde de böyleydi. Stalinist, totaliter çizgiler belirgindi her zaman. İllegalite de sorundu. Bu nedenle insani, entelektüel ilişkiler geri plana itilmişti. Buna karşı çıktım. Bu ilişki yapısını eleştirdim. Onun için Tû, yani Sen koydum ilk Kürtçe romanımın adını, bireyi öne çıkarmak için..."
Bu arada ekliyor:
"PKK ile ilişkilerimde de pürüzler yaşadım bu yüzden. Bağımsız aydın duruşuna alışık değiller. Mesafe koydum. Düşmanlık içinde olmadım, ama gerektiğinde eleştirel de bakabildim."
Bağımsız aydınlar!
Bağımsız aydın duruşu...
Bu konuyu çok önemsiyor.
Dedikleri şöyle:
"Kendi yazarlığımı, bir siyasi propaganda aracı, bir ideolojik araç olarak görmedim. Edebiyatın kendisine özgü kaygıları, kuralları var. Bunlara uymak, bu konuda özen göstermek gerekir. Bu yüzden Kürt siyasetine, örgütlerine dönük mesafemi korumaya çalıştım. Tabii onlara çok uzak, çok tepeden bakarak değil. Tartışma ve diyalog kanallarını da kapamadım. Ben farklı bir şey yapıyordum."
Hümanist tutum!
Neydi bu farklılık?
Bu sorunun bir yanıtı, Mehmed Uzun'un sık kullandığı bir sözcükte düğümleniyor:
Hümanizm.
"Kendimden söz etmeyeyim ama..." diye başlıyor, "Hümanist bir tutum içinde olmam lazım diye düşündüm. Kürt dilinin bütün temsilcileriyle, hiç ayrım yapmadan, sağcısıyla solcusuyla, dincisiyle laikiyle, Nurcusuyla Süleymancısıyla genciyle yaşlısıyla, Iraklısıyla, Suriyeli ya da İranlısıyla, hepsiyle iletişim kurdum."
Mehmed Uzun bir an susuyor.
Sonra bir cümle daha:
"Ben sürgün yazarıyım!"
Ne demek sürgün yazarı? Dünkü yazımda belirttiğim o cümlesi aklıma takılıyor ve yine içimi acıtıyor:
"Sürgünden söz etmek hep zordur; söz gırtlakta kalır çünkü..."
Sürgün, bir yerde çokkültürlülük demek. Birden çok dille, kültür ortamıyla içiçe yaşamak mecburiyeti demek. Kürtçeydi, Türkçeydi, İsveççeydi derken, insanın kendi kişiliğinde hissetmeye başladığı parçalanmışlık, bölünmüşlük duygusu demek...
Mehmed Uzun'un yorumu şöyle:
"Ama unutma, bu çokkültürlülüğü bir güç haline getirmek de mümkün..."
Pamuk'a yapılanlar
Mehmed Uzun, Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü'nden dolayı Türkiye'de yapılanları kınıyor. Bunları 'kışla kültürü'nün bir ürünü sayıyor. "Bir aydın, neden resmi ideolojinin doğrularıyla davransın ki?" dedikten sonra şunları ekliyor:
"Çin hariç hiçbir ülkede Orhan'a yapılanlar yapılmadı. Jose Saramago, Portekiz'de düzen karşıtı ve komünist bir edebiyatçıydı. İspanya'da yaşadı bu yüzden. Ama Nobel'i alınca Portekiz'de de yüceltildi, cumhurbaşkanına kadar herkes kutladı. Macar Yahudisi İmre Kertesz de Macaristan'da değil, Berlin'de yaşadı, ülkesindeki düzeni eleştirdi. Fakat edebiyatta Nobel'i alınca, Macaristan da kendisini bağrına bastı. Harold Pinter, Günter Grass, onlar da kendi ülkelerinin, İngiltere'nin, Almanya'nın geçmişini, düzenini sorgulayan radikallerdi. Nobel'i aldılar ama Orhan Pamuk'un karşılaştığı gayri medeni davranışları yaşamadılar kendi ülkelerinde. Orhan'a yapılanlar, bir tek Çin'de Gao Ziyang'a yapıldı. Ruhlar Dağı'nın yazarı Ziyang, biliyorsun, Mao Çini'nde, Kültür Devrimi sırasında kitapları yakılmış, Paris'e kaçmak zorunda kalmıştı. Nobel'i alınca, Çin Komünist Partisi Gao Ziyang'ı neredeyse vatan haini ilan etti."
Şöyle devam etti:
"Maalesef Orhan Pamuk'a uygarca davranılmadı, sürekli pompalanan milliyetçilik yüzünden..."
Ve noktayı şöyle koydu:
"Resmi ideoloji, Türkiye'ye giydirilmiş bir deli gömleğidir. Türkiye gerçekten modern olmak istiyorsa, bu taşralılıktan kurtulması gerekir."
Yarınki üçüncü Mehmed Uzun yazısında Kürt sorunu, ateşkes, Başbakan Erdoğan, Mehmet Ağar ve Diyarbakır izlenimleri yer alacak.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|