Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 19 Kasım 2006 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Tut kelin perçeminden...


Ahmet Altan'ın sevdiği eski bir fıkra:
Ağzı burnu eski Mısır mumyaları gibi sargılar içinde olan Temel Reis, yattığı yatakta gözleri, kaşları ve çıkardığı boğuk seslerle bir şeyler istiyormuş. Yatağın çevresinde toplanan arkadaşlar, bir türlü çözemiyorlarmış Temel Reis'in ne istediğini...
* * *
Yatakta sargılar içindeki Temel'in çıkardığı boğuk sesler:
- Ay... Ih... Çe... Ça... Çay...
Arkadaşlarından biri:
- Uy uşaklar, demiş; çay isteyur pizum Temel...
Hemen bir çay demlemişler.
Demlenmesine demlenmiş çay ama, ağzı burnu sarılı Temel'e nasıl içirecekler?
* * *
Şöyle yapalım, böyle yapalım; derken birinin aklına çayı, Temel'in kıçından vermek gelmiş.
Ve başlamışlar büyük bir puvara doldurdukları çayı, Temel'in kıçından vermeye.
* * *
Ancak Temel, bu kez daha keskin sesler çıkarmaya başlamış.
- Ha da pir şeyler tiyur da... Uy Temel, çok mu sicaktur çay da?
Temel başıyla hayır işareti yapıyormuş.
- Ha da, demi mu azdür da?
Temel yine başıyla hayır işareti yapıyormuş.
* * *
Yatağın çevresindekilerden biri, azıcık aralayıvermiş Temel'in ağzındaki sargıları:
- Söyle da, ne istedüğünü?
Temel, yorgun bir sesle:
- Şekerü az şekerü, demiş.
* * *
TCK'nın 301'inci maddesiyle ağzı burnu sarmalanmış kitlelere, aşağı taraftan demokrasi de şırıngalanmaya çalışıldığında; biliyorsunuz ne diye mırıldanıldığını:
- Şekeri az, şekeri...
* * *
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Hoca, her çağda "gelişmiş" olan ülkelerle, her çağda sadece hep "gelişmekte olan" diye adlandırılmış ülkeler neye benziyorlar?
Hoca, gözlüklerinin üstünden şöyle bir bakmış:
- Bir paralelin, demiş; biri ötekine âşık 2 çizgisine... "Gelişmekte olan" ülkeler de, deliler gibi sarmaş dolaş olmak istiyorlar "gelişmiş" ülkelerle ama; bir türlü buluşamıyor ve bazen de küsüp öfkeleniyorlar, yanlarından uzanıp giden öteki çizgiye...
* * *
Ufak tefek kendi halinde bir adamcağız, hayat sigortası yaptırmak için sigorta şirketine başvurmuş. Şirketin halkla ilişkilerden sorumlu genç hanımı, titreşimsiz profesyonel bir sesle sormaya başlamış:
- Tehlikeli bir meslekte mi çalışıyorsunuz; gösteri uçuşları yapan bir pilot, yahut bir akrobat falan mısınız?
- Şey... Hayır efendim... Ne pilotum, ne akrobat...
- Çok mu seyahat ediyor, çok mu uçağa biniyorsunuz?
- Yok, hayır...
- Yüksek yapıları onarmak için iskeleler üstünde mi çalışıyorsunuz?
- Hayır, hayır... Boyacı, sıvacı falan da değilim efendim.
- Ama bir arabanız var en azından?
- Bir araba mı? Yooo, nerede... Zaten araba kullanmayı da bilmiyorum. Ben belediyede çalışan küçük bir memurum. Evden işe yaya olarak gidip geliyorum.
Sigorta şirketinin halkla ilişkilerden sorumlu genç hanımı:
- Yaya mı gidip geliyorsunuz işinize, demiş; kusura bakmayın, İstanbul trafiğinde işine yaya gidip gelenlere hayat sigortası yapamıyoruz, çok riskli çünkü...
* * *
Kulakları çınlayanların, çınlasın kulakları...
* * *
Nuh'un gemisinde bütün hayvanlar toplanmışlardı. Tufan başlayalı bir aydan fazla olmuştu. Tüm canlıların canları sıkılıyordu.
Derken beyaz bir farecikle bir fil, yan yana çıkageldi Nuh'un karşısına. Fil:
- Biz evlenmek istiyoruz efendim, dedi.
Nuh Peygamber:
- Delirdiniz mi siz, dedi. Olacak şey mi bir sıçanla bir filin evlenmesi?
Fil:
- Ama, dedi; biz çok seviyoruz birbirimizi.
Nuh Peygamber kestirip attı:
- Ben evlendiremem sizi. Tabiata bu kadar aykırı bir şey olamaz.
Beyaz farecik, utana utana birkaç adım attı öne doğru:
- Bağışlayın efendim, dedi. Çoktan yaptık bile biz o işi; artık mecburuz evlenmeye...
* * *
En az 20 yıl süreceği öngörülen AB müzakereleriyle, hiçbir ilişkisi yoktur bu fıkranın.
* * *
Orhan Seyfi'den bir taşlamayla bitirelim yazıyı:
Vurgun oldukça: "İşler arttı!" denip,
Paralar afiyetle yenmekte.
Çalışan aç kalırsa: "Vah, vah, vah,
Dar ve sabit gelirli" denmekte.

c.altan@prizma.net.tr








Çetin ALTAN
Tut kelin perçeminden...
Ahmet Altan'ın sevdiği eski bir fıkra:
Melih AŞIK
Kızılay dramı...
Tıp tarihçisi Prof. Arslan Terzioğlu, Başbaka...
Fikret BİLA
Siyasette kadının yeri
Sosyal Demokrasi Derneği'nin (SDD) Ankara'da ...
Hasan CEMAL
Devlet kucaklayıcı olursa dağdan inerler
Mehmed Uzun, modern Kürt edebiyatının dünyada...
Güneri CIVAOĞLU
Pulur'un nehri
Bir yandan bitiremediğim iktisat doktorası ça...
Can Dündar
Belgesel müziklerine yolculuk
Antalya'da kış güneşinin tatlı tatlı ısıttığ...
Abbas GÜÇLÜ
Ecevit sonrası DSP ve Sezer
Genç Bakış'ın bu haftaki konuğu DSP Genel Baş...
Metin MÜNİR
Sesli olarak
Sesli olarak kendi kendime konuşmaya başladım...
Hasan PULUR
Alo, 155... Polis imdat!
BİLSEYDİK geçen pazar günkü yazının altına "d...
Erdoğan SAĞLAM
Asgari geçim indirimi ne zaman uygulanmaya başlanacak?
Sayın okuyucularımız, birkaç gündür ücretlile...
Derya SAZAK
El koyun
Topraklarımız gidiyor, el koyun! Erozyon ve ç...
Meral TAMER
Cem Yılmaz'dan ölümden sonraki sınav soruları!
İstanbul Sanayi Odası'nın bu ay başında düzen...
Ece TEMELKURAN
Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...
Adamlar ve kadınlar o kötü anları, neredeyse ...
Osman ULAGAY
Kültürel zenginleşme farklı keyif veriyor
Ekonominin öncelikli konusu parasal zenginleş...
Güngör URAS
Cahit Kayra'nın "Telefon Defteri"
Akşamları çıkıp biraz dolaşıyorum. Doktorum y...
Serpil YILMAZ
İTÜ'de 'ahlak' sınavı
Üniversite mezunu olma hedefinin peşinden gid...

© 2006 Milliyet