|
Tut kelin perçeminden...
Ahmet Altan'ın sevdiği eski bir fıkra:
Ağzı burnu eski Mısır mumyaları gibi sargılar içinde olan Temel Reis, yattığı yatakta gözleri, kaşları ve çıkardığı boğuk seslerle bir şeyler istiyormuş. Yatağın çevresinde toplanan arkadaşlar, bir türlü çözemiyorlarmış Temel Reis'in ne istediğini...
* * *
Yatakta sargılar içindeki Temel'in çıkardığı boğuk sesler:
- Ay... Ih... Çe... Ça... Çay...
Arkadaşlarından biri:
- Uy uşaklar, demiş; çay isteyur pizum Temel...
Hemen bir çay demlemişler.
Demlenmesine demlenmiş çay ama, ağzı burnu sarılı Temel'e nasıl içirecekler?
* * *
Şöyle yapalım, böyle yapalım; derken birinin aklına çayı, Temel'in kıçından vermek gelmiş.
Ve başlamışlar büyük bir puvara doldurdukları çayı, Temel'in kıçından vermeye.
* * *
Ancak Temel, bu kez daha keskin sesler çıkarmaya başlamış.
- Ha da pir şeyler tiyur da... Uy Temel, çok mu sicaktur çay da?
Temel başıyla hayır işareti yapıyormuş.
- Ha da, demi mu azdür da?
Temel yine başıyla hayır işareti yapıyormuş.
* * *
Yatağın çevresindekilerden biri, azıcık aralayıvermiş Temel'in ağzındaki sargıları:
- Söyle da, ne istedüğünü?
Temel, yorgun bir sesle:
- Şekerü az şekerü, demiş.
* * *
TCK'nın 301'inci maddesiyle ağzı burnu sarmalanmış kitlelere, aşağı taraftan demokrasi de şırıngalanmaya çalışıldığında; biliyorsunuz ne diye mırıldanıldığını:
- Şekeri az, şekeri...
* * *
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Hoca, her çağda "gelişmiş" olan ülkelerle, her çağda sadece hep "gelişmekte olan" diye adlandırılmış ülkeler neye benziyorlar?
Hoca, gözlüklerinin üstünden şöyle bir bakmış:
- Bir paralelin, demiş; biri ötekine âşık 2 çizgisine... "Gelişmekte olan" ülkeler de, deliler gibi sarmaş dolaş olmak istiyorlar "gelişmiş" ülkelerle ama; bir türlü buluşamıyor ve bazen de küsüp öfkeleniyorlar, yanlarından uzanıp giden öteki çizgiye...
* * *
Ufak tefek kendi halinde bir adamcağız, hayat sigortası yaptırmak için sigorta şirketine başvurmuş. Şirketin halkla ilişkilerden sorumlu genç hanımı, titreşimsiz profesyonel bir sesle sormaya başlamış:
- Tehlikeli bir meslekte mi çalışıyorsunuz; gösteri uçuşları yapan bir pilot, yahut bir akrobat falan mısınız?
- Şey... Hayır efendim... Ne pilotum, ne akrobat...
- Çok mu seyahat ediyor, çok mu uçağa biniyorsunuz?
- Yok, hayır...
- Yüksek yapıları onarmak için iskeleler üstünde mi çalışıyorsunuz?
- Hayır, hayır... Boyacı, sıvacı falan da değilim efendim.
- Ama bir arabanız var en azından?
- Bir araba mı? Yooo, nerede... Zaten araba kullanmayı da bilmiyorum. Ben belediyede çalışan küçük bir memurum. Evden işe yaya olarak gidip geliyorum.
Sigorta şirketinin halkla ilişkilerden sorumlu genç hanımı:
- Yaya mı gidip geliyorsunuz işinize, demiş; kusura bakmayın, İstanbul trafiğinde işine yaya gidip gelenlere hayat sigortası yapamıyoruz, çok riskli çünkü...
* * *
Kulakları çınlayanların, çınlasın kulakları...
* * *
Nuh'un gemisinde bütün hayvanlar toplanmışlardı. Tufan başlayalı bir aydan fazla olmuştu. Tüm canlıların canları sıkılıyordu.
Derken beyaz bir farecikle bir fil, yan yana çıkageldi Nuh'un karşısına. Fil:
- Biz evlenmek istiyoruz efendim, dedi.
Nuh Peygamber:
- Delirdiniz mi siz, dedi. Olacak şey mi bir sıçanla bir filin evlenmesi?
Fil:
- Ama, dedi; biz çok seviyoruz birbirimizi.
Nuh Peygamber kestirip attı:
- Ben evlendiremem sizi. Tabiata bu kadar aykırı bir şey olamaz.
Beyaz farecik, utana utana birkaç adım attı öne doğru:
- Bağışlayın efendim, dedi. Çoktan yaptık bile biz o işi; artık mecburuz evlenmeye...
* * *
En az 20 yıl süreceği öngörülen AB müzakereleriyle, hiçbir ilişkisi yoktur bu fıkranın.
* * *
Orhan Seyfi'den bir taşlamayla bitirelim yazıyı:
Vurgun oldukça: "İşler arttı!" denip,
Paralar afiyetle yenmekte.
Çalışan aç kalırsa: "Vah, vah, vah,
Dar ve sabit gelirli" denmekte.
c.altan@prizma.net.tr
|
|