|
 |
|
|
"Üniversiteye kadar hiç kitap okumamıştım"
Yavuz Ekinci ilkokula başladığında Türkçe bilmiyordu. İlk kitabını üniversiteye başladığında okudu. Zaten doğru dürüst okumayı söktüğünde lise öğrencisiydi. Şimdi Batman'da, Karatay İlköğretim Okulu'nda öğretmen. Üstelik Milliyet Gazetesi 2005 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandı. Öğrencilerinden Hasan "Herkese bizim öğretmenin ödülü var, meşhur oldu diye hava basıyorum" diyor
FİLİZ AYGÜNDÜZ
Batman. 31 Ekim 2006... Gece yarısına doğru bastıran şiddetli yağmur. Etekleri ağaçsız Raman Dağları'ndan gelen çamurlu sularla taşan İluh Deresi. Dere kenarındaki gecekondular, tek katlı evler; hepsi sular altında. Karşıyaka, Çay,
19 Mayıs, İluh, Akyürek, Petrolkent, Seyitler, Çamlıca, İpragaz ve Hürriyet mahalleleri. Yoksul insanların yaşadığı kenar mahalleler. Toplam 14 ölü.
9 Kasım 2006... Yurttaş Tümer'le Batman'dayız. Şehrin girişindeki mezarlığın duvarları yıkık, toprağı ıslak hâlâ... Esnaf dükkanlarındaki çamur birikintilerini temizliyor. Kadınlar felaket sonrası kesilen sular nedeniyle bekleyen çamaşırlarını yıkayıp asmışlar, sakız gibi... Yırtık tokyolarını ayağına geçirmiş, kırmızı hırkasının önünü iliklemiş bir kız çocuğu. Defter-kitapları ıslanmış, kullanılamaz halde. Şehrin içindeki İluh Deresi sel felaketi öncesine dönmüş, s'ler çizerek usulca akıyor. Etrafındaki evlerin hali ise perişan. Bir kısmı zaten artık yok... Ölümün sekiz çocuğu sulara kattığı kentte gri, serin ve hüzünlü her şey...
Aslında biz sevinçli bir nedenle geldik. Karatay İlköğretim Okulu sınıf öğretmenlerinden Yavuz Ekinci
5 Kasım'da Milliyet Gazetesi 2005 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü aldı. Onunla görüşmek için buradayız. Okul, selden etkilenen mahallelerden biri olan Çamlıca'da. Çocuklar sınıfta bizi bekliyor. Yavuz Ekinci, Yurttaş ve ben sınıfa girdiğimizde alkışlarla karşılanıyoruz.
Rıdvan, öğretmeni Yavuz Ekinci için "Çok iyi, güler yüzlü, kimseyi dövmez" diyor. Yakup'a dönüp soruyorum: "Hiç sinirlenmiyor mu?" Cevap net: "Sinirlense bile iyidir. Öğretmenimizdir, bizi dövse de bir şey olmaz."
Sel felaketini anlatmaya başlıyorlar sonra. Asiye ile konuşuyoruz. "Teyzemler Karşıyaka'da oturuyor. Su gelmişti, duvarlar yıkılmıştı, evi su basmıştı. Eniştem çocuğu elinden düşürmüş. Teyzem de kendini suya atmış, çocuklarım öldü ben nasıl yaşayacağım diye. Teyzem ve üç çocuğu öldü. "
Sel hikayeleri art arda geliyor. En çok da barajın taşmasından korkmuşlar. Durup durup bunu tekrarlıyorlar. Sözü yine öğretmenlerine getiriyorum. "Çok büyük ödül aldığı için ona biz de birer hediye almalıyız" diyor Zeynep. Arzu, Zeynep'e katılıyor: "Ona hayat boyunca sevgilerimi veriyorum, kitap yazarı olduğu için ona bir kalem alacağım ki yine yazsın." Hasan da ekliyor: Bizim öğretmenimizin ödülü var diye havamı bastım. Herkese bizim öğretmenimiz meşhur diyorum."
Hüzünden sevince, sevinçten hüzne geçişleri an meselesi. Kocaman gözlerinde hep bir telaş var. Ne güzel ve ne çabuk seviyor, hiç sakınmadan yakınlık gösteriyorlar. Bu yıl ilkokulu bitirecekler. Şartlar gereği bütün hedefleri okuma yazma ve dört işlem. Ama Yavuz Ekinci gibi bir şansları da var. "Yazmak" ve "kitap okumak" fiillerini yaşlarının üstünde bir bilinçle kullanıyorlar.
Belki de bu hepimizin şansıdır...
Türkçeyi ne zaman öğrendiniz?
İlkokula başladığımda hiç Türkçe bilmiyordum. Ortaokulda öğrendim diyebilirim. Orta kısmı Siirt İmam Hatip'te okudum. Zaten Türkçe bilmiyorum, bir de buna İngilizce ve Arapça eklendi. Üç dili de öğrenemedim. Sonra iki yıl ara verdim. İyi bir okuma yapmaya lise 1'de başladım. Bugün öğrencilerimin niye okumaya geçemediklerini anlıyorum.
Niye?
Birleştirilmiş sınıflar; 1, 2, 3, 4, 5 hepsi bir arada. Bir öğretmen ne kadar ilgilenebilir ki? Sınıf mevcudu da çoksa, bir de Türkçe evde konuşulan bir dil değilse... Sokakta da konuşulmuyorsa hatta. Ayrıca yazılı bir kültür anlayışımız yok.
Okula iki sene ara verince neler yaptınız?
Evdeki işlerle uğraştım, babama yardım ettim. Bizim aile tütün ekiyordu; onlarla çalışıyordum. Durmadan aynı... Yıl sonunda bir bakıyorsun emeğinin karşılığı yok; yine para kazanamıyorsun, yine yoksulsun. Böyle olunca devam etmek istemedim. Batman Endüstri Meslek Lisesi'nin torna tesviye bölümüne girdim.
Kitapları ne zaman keşfettiniz?
Üniversiteye başladığımda.
O güne kadar hiç kitap okumadınız mı?
Hayır.
Peki, nasıl kapadınız açığı?
Ama bunun yanında köyün vermiş olduğu bir avantaj var. Sözlü gelenek köyde çok iyidir. Masal anlatımı yaygındır. Baba tarafından büyükbabam çok iyi bir masal anlatıcısıydı.
Yani sözlü edebiyatınız gelişti liseyi bitirene kadar...
Evet, sözlü edebiyatım çok iyiydi. Onlar masal anlatırdı, ben de onların anlattıklarını biraz değiştirip anlatırdım. Aslında her anlatımda bir daha yazıyorsun, bir daha kurguluyorsun masalı.
İlk okuduğunuz kitap neydi?
Bir arkadaşım "Sefiller"i vermişti. Victor Hugo'nun... Çok sevmiştim. Sonra Siirt Eğitim Fakültesi'ni kazandım. Oda arkadaşlarımdan biri İlhan Selçuk'un "Japon Gülü"nü vermişti. Odada bulunan herkesin kitaplarını okumaya başladım. Okumak giderek cazip gelmeye başladı. Sonra da bir ayine dönüştü.
Peki ya yazının cazibesi?
Üniversitenin ikinci sınıfında... Ankara Üniversitesi'nde okuyan bir arkadaşım vardı; dershanede de birlikteydik. Yazı işi ona mektup yazarak başladı.
Öykü?
Öykü yazmaktansa öykü okumak daha çok hoşuma gidiyordu. O sıralar Sait Faik'e başladım. Sabahattin Ali'nin tüm öykülerini okudum.
Haldun Taner de Sabahattin Ali geleneğinden geliyor zaten...
Haldun Taner'in ilk okuduğum kitabı "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu". Çok hoşuma gitmişti. Özetle, önüme gelen her şeyi okudum; şiir de dahil.
"Hasankeyf öyküsünde sevdiğim bir kız vardı!"
Mektup yazmaktan öykü yazmaya geçiş nasıl oldu?
İlk öykümü yazmaya başladığım zaman Hasankeyf yine popülerdi. Yine "Sular altında kalmasın" deniyordu. Birkaç kere Hasankeyf'e gitmişliğim vardı, oraya karşı büyük bir sevgi duyuyordum. Hasankeyf'in sular altında kalmayacağı şeklinde bir hikaye oluşturdum. Hasankeyf kendi hikayesini kendisi anlatıyordu. Onu bir kadın imgesi olarak düşünmüştüm. O zamanlar sevdiğim bir kız vardı ama ayrılmıştık... Bazen yeniden okuduğumda o öyküyü, bütün betimlemelerin o kızı içerdiğini görüyorum.
Niye Hasankeyf'i anlatmak yerine, konuşturdunuz? Diğer öykülerinizde de nesneleri konuşturuyorsunuz...
Şu bardağa sahibiz. Biz gidebiliriz, çürüyüp toprak da olabiliriz ama bu bardak yine yaşayacak ve bu bardağın hikayesi yine olacak. Kim bu bardağa baksa bir hikayesini uydurabilir yani. Nesnelerin ölümsüz olduğunu düşünüyorum.
İlk öykülerin bir kitap dosyası halini alması ne zaman oldu?
Üniversite son sınıfta Selim Temo'yla tanıştım. İlk tanıdığım yazar diyebilirim. O zaman o da Bilkent Üniversitesi'nde doktora yapıyordu. "Öykülerini dosya haline getir" dedi. Ben de dediğini yaptım. Ve o dosyayla Yaşar Nabi Nayır Dikkate Değer Öykü Ödülü'nü kazandım.
Askerlik dönüşü Gençlik Kitabevi'nin öykü ödülüne başvurdum. Onu da kazandım. Cadde Yayınları dosyayı bastı. Kitap basılmadan neredeyse bir yıl önce tekrar Yaşar Nabi Nayır Ödülü'ne başvurmuştum. Baskıdan üç gün sonra yarışma sonuçlandı, kazandığımı öğrendim. Ama dosyanın yayımlanmaması gerektiğinden ödülüm iptal edildi.
Basılan kitabın adı ne?
"Meyaser'in Uçuşu". 2004'te basıldı.
Ve yeni bir dosyaya başladınız...
Geçen aralıkta öyküleri değerlendirdim. 12 öykülük bir dosya çıktı ortaya.
"Sırtımdaki Ölüler" adlı bu dosyayla da Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandınız. Ödülü alırken neler hissetiniz?
Yazmaya başladığımdaki anlar ve bulunduğum yer aklıma geldi. Oradaki yakınlığı, sıcaklığı hissettim. Askerlik dönüşü bir lojmanda çok kötü bir ortamda öykü yazmaya çalışıyordum ve şu an buradayım diye düşündüm.
Bu kadar kısa zamanda bu kadar uzun bir yolu nasıl aldınız?
Yetenekten öte çalışmak. Süreklilik gösteren bir çalışma stilim var. Hiç kopamadım. Her gün yazmak değil ama her gün okurum; iyi bir okuyucuyum.
"Çok sayıda kişinin öldürüldüğünü gördüm"
Öğretmenliği seviyor musunuz?
Seviyorum şu anda. Çocuklarla ilgilenmek zor; yoruluyorsan da zamanın kalıyor. Okula gittiğimde çocuklara nasıl yararlı olabilirim diye düşünüyorum. Bazen okulun önüne geldiğimde gözlerimi kapatıp bir gece önce çalıştıklarımı orada bırakmak istiyorum. O dalgınlıkla çocuklara verimli olamam.
Aklınız yazıda kalıyor mu ders verdiğiniz sırada?
Kalır. Bazen sabah okula giderken keşke okul olmasaydı da şu yazıyı bitirseydim, biraz daha uğraşsaydım dediğim çok oldu.
Nasıl disipline ediyorsunuz kendinizi yazı konusunda?
Yazdığım yerde kimse olmasın isterim. Sabahları okula giderim, öğleden sonra oğlumla ilgilenirim. O arada eşim okula gider. Akşam çocuğu eşime teslim edip kitap okurum. Bir öyküyü yazmaya başladığım zaman çocuğu eşimle beraber Diyarbakır'a göndermem gerekiyor. Çünkü kendimi rahat hissetmiyorum.
Eşiniz işten "Eşimin öykü yazması gerekiyor" diye izin alıyor olamaz...
Hafta içi notlar alırım, o da hafta sonu gider Diyarbakır'a. O yokken yoğun bir şekilde öykünün kurgusu için çalışır, bitiririm.
Zor olmuyor mu yazı için ayrılmak?
O kadar çok yazmadığım için, zor olmuyor.
"Yıllarca düğün yapılmadı"
Acısı bol bir coğrafyada doğmak yazıyla ilişkinizi nasıl etkiledi?
Bir süre sonra insan hayatından daha önemli hiçbir şeyin olmadığını hissediyorsun. Şu anda da böyle. Ben 1979 doğumluyum. Çocukluğumda her gün bir çatışma vardı. Takip eden yıllarda da çok kişinin öldürüldüğünü gördüm. Lisede öğrenciyken bir gün dışarı çıktım. Okulun önü merkezi bir yer. Adamın biri elleri cebinde önüm sıra yürüyor. Arkadan birisi gelip kafasına sıkıp kaçtı. Adamın yere düştüğünü görüyorsun, yıkıldığı anı görüyorsun, kan aktığını görüyorsun, orada donuyorsun zaten. Onun dışında köyde tanışıklığımız olan insanların öldüğünü duyardım sık sık. Yıllarca köylerde hiç düğün yapılmadı. Yalnızca gidip gelini istiyorlardı. Bu köy boşaltıldı, bu insan öldürüldü, düğün yapamayız diyorlardı.
"Sırtımdaki Ölüler" biraz da buradan çıkmış olabilir mi?
Olabilir, bilemiyorum. Buradaki insanlar hep bizim acılarımızı öyküye aktar der. Ben hiç bunu yapmadım. Acıklı edebiyat derler ya, benimki öyle değil. Tanıklık yazmaktan nefret ederim. Kurgunun edebiyat potasında erimesi lazım. Eğer bu olmuyorsa beş günde unutulur.
Batman'da hayat eskiye oranla son yıllarda biraz daha rahat diyebilir misiniz?
Taşlamalar oldu, sokaklar trafiğe kapatıldı geçen yaz. O zamana kadar çok şey değişti diye düşünüyordum; bu değişiklikleri de görüyordum hatta. Ama o olaylardan sonra diyorsun ki yine hiçbir şey değişmemiş. İnsanlar daha umutsuz, daha çok çalışıyor. Yine de bir şeylerin değişeceğine inanıyorum. Çünkü insanlar bu kadar acıdan sonra sanırım yoruldular artık. Mutlu olmak istiyorlar.
"Sıcağı sıcağına yazmam"
Sel felaketinde buradaydınız sanırım...
Sabahı buradaydım, öğleden sonra Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almak için İstanbul'a gittim. Selin olduğu gün ulaşım sağlanamadı, yollar kapandı; öğrencilerime bir şey oldu mu diye çok kaygılandım. 13 okul şu anda eğitim yapamıyor.
Sel de bir öyküde yerini bulabilir mi?
Ben etkilendiğim şeyleri çok sonradan yansıtıyorum, sıcağı sıcağına bir şey yazmıyorum. Başka bir şekilde çıkar ortaya.
"Kürtçeye de hakim olmak isterim"
Kürtçeye, bu dilde yazacak kadar hakim misiniz?
Kürtçeyi çok iyi yazamam ama okuyabiliyorum.
Kürtçe yazmayı düşündünüz mü hiç?
Şu anda düşünmüyorum. Kürtçe anadilim ama ona, yazı yazacak kadar hakim değilim. Türkçede kendimi ifade etme konusunda rahatım, daha rahat ifade edebiliyorum. Ama Kürtçeye de hakim olmak isterim tabii. Türkçeye de çok çalışarak hakim olabildim. İnsanlar hangi dille, hangi enstrümanla kendini ifade edebiliyor, önemli olan bu; ifade etme tarzı.
Bundan sonra ne yapmayı planlıyorsunuz?
Yine eskisi gibi çalışmayı, okumayı düşünüyorum.
Hiç yazayım demiyorsunuz; hep okumak...
Okumayı çok seviyorum. İyi bir yazar olduğumu hiç düşünmedim ama iyi bir okuyucu olduğumu biliyorum.
Şu an tezgahınızda yeni bir şeyler var mı?
Şu anda zaten bitmiş olan tek dosyam var. Ödülü kazanan "Sırtımdaki Ölüler". Onun dışında bir öykü daha yazdım. Birkaçının üzerinde de çalışıyorum.
"Batman'ı ikinci lig olarak görüyorlar"
Nasıl eğlenirsiniz siz?
Çok eğlenmesini bilmem. Gezmeyi çok severim. Tek başıma bir yerlere gitmeyi...
Entelektüel anlamdaki ihtiyaçlarınızı nasıl karşılıyorsunuz?
Burada iki tane sinema salonu var. Ara sıra tiyatro grupları geliyor; onların oyunları oluyor. Diyarbakır'da tiyatro ve sinema daha fazla. Genelde Diyarbakır'da çok kalabiliyorum, onun için takip edebiliyorum. DVD-VCD izleme şansım oluyor. Kitapları da internet üzerinden siparişle alabiliyorum.
Ödül haberlerinde "Batmanlı yazar" denmesinden rahatsız olmuşsunuz...
Neden bu başlığa gereksinim duyuldu ki? Sonuçta Türk edebiyatında kendimizi var ediyoruz. Ben Türk edebiyatında yazıyorum; onun dışında bulunduğum ilin, sahip olduğum etnik kökenin önemli olmadığına inanıyorum. Bunların ifade edilmesi, böyle anılmak rahatsız ediyor beni. Batmanlı olarak geçti ya adım; Artvinli olsam Artvinli yazar diyecekler miydi? Ben düşündüm yani. Batman'ı ikinci lig olarak görüyorlar. Bu üzücü.
Batman'ın İstanbul'dan ya da batıdan algılanışı doğru değil gibi mi geliyor size?
Tabii. Bence doğru değil. Sadece yokluk ve yoksulluk olarak bakılması yanlış. Küresel bir dünyada yaşıyoruz. İki saat içinde buraya geldiniz değil mi İstanbul'dan? Ama Batman-İstanbul arası da iki saat. Birbirimize çok uzak değiliz.
|
|
|

|