
|
|
|
 |
|
|
Milliyet'ten okurlarına
Bir dili aramak, biriktirmek ve çoğaltmak
Doğan Akın
Gazetecilik önce haber vermektir. Ancak haberler, yaklaşmakta olan olayların yönüne ilişkin fikir de verebilir.
17. Milli Eğitim Şûrası'na ilişkin basında ön alan haberlerimiz, "fikir vermek" açısından da irdelenmeyi hak ediyor. Ankara Büromuz eğitim muhabiri Bahar Atakan, yedi yıl aradan sonra düzenlenen şûranın kilitleneceği konuyu, önceden haber vermişti. Atakan'ın 11 Kasım Cumartesi günü yayımlanan "Yeni imam hatip hamlesi" başlıklı haberinde, 81 ilde kurulan komisyonların önerilerindeki tek ortak noktaya işaret ediliyordu:
"İmam hatip ve diğer meslek liselilerin, branşları dışındaki yükseköğretim programlarına da genel liseliler gibi girmeleri sağlansın."
Atakan'ın, bir gün sonraki haberinde de, "kesintisiz 8 yıllık zorunlu eğitim"e karşı tekliflerin yoğunluğu dikkat çekiyordu.
Şûradan özel görüntüler
Pazartesi günü başlayan şûranın cuma gününe kadar değişmeyen ana gündemi, Milliyet'in önceden duyurduğu "imam hatip ve meslek liselilerin üniversiteye girişlerinin kolaylaştırılması" oldu.
17. şûra, imam hatip tartışmalarının yanı sıra çok özel bir görüntüyle de anılacak. Arkadaşımız Serdar Özsoy'un, özellikle protokol sıralarındaki katılımcıları neredeyse toplu halde uyuklarken görüntüleyen fotoğrafları unutulmayacak. Özsoy'un, acil servis kapısındaki Başbakan'ın, makam aracından balyoz yardımıyla çıkarılmasını görüntüleyen tek gazeteci olduğunu da anımsatalım.
Doğurgan haberimiz
"Sokakta içkiye teşhir cezası" başlığıyla salı günü manşetimize çıkan haber, geçen hafta diğer gazeteler ile televizyonlarca da işlenen ve yorumlanan en doğurgan haber oldu.
Arkadaşımız Mehmet Demirkaya'nın özel haberi, AKP'li Mehmet Çakır yönetimindeki Üsküdar Belediyesi'nin sahil ve parklarda alkollü içki içenlere 132'şer YTL para cezası kestiğini ve bu "suçu" işleyenleri internette teşhir ettiğini duyuruyordu. Uzmanların yorumları, belediyenin, yayınımız üzerine derhal vazgeçilen "teşhir" yönteminin yanı sıra para cezası uygulamasıyla da hukuki çerçeveyi zorladığını gösteriyor.
Temiz siyaset içtihadı
"Siyasetçilere kırmızı çizgi" başlığıyla pazartesi günü manşetimize çıkan haber, Türkbank ihalesi nedeniyle Mesut Yılmaz ve Güneş Taner'i yargılayan Yüce Divan'ın gerekçeli kararını irdeliyordu. Yüce Divan, "bir başbakanın ihaleye katılacak kişilerle, ihaleye saatler kala Başbakanlık Konutu'nda görüşmesi ya da mesaj göndermesi"ni "görevi kötüye kullanma" saymıştı. Arkadaşımız Gökçer Tahincioğlu'nun görüşlerine başvurduğu hukuk otoriteleri, gerekçeli kararın devlet görevine gelen bütün siyasetçiler için geçerli olacağını açıkladılar.
Yüce Divan'ın ortaya koyduğu ölçüt, "temiz siyaset" yolunda önemli bir adım olarak dikkat çekiyor. Kamuoyunda hak ettiği yankıyı henüz yaratmayan bu karar; başbakanlık ve bakanlık gibi sorumlu makamlara gelen bütün siyasetçileri, ihale talipleriyle temas kurarken bir kez daha düşünmek durumunda bırakacaktır.
Diaspora konuşuyor
Yazarımız Ece Temelkuran, soykırım iddialarının inkârını yasayla suç saymaya hazırlanan Fransa'da Ermeni diasporasının önde gelen isimleriyle bir dizi röportaj yaptı.
Temelkuran'ın yazı dizisi, diasporanın güçlü ismi Patrick Deveciyan'ın, mimarı olduğu yasayı savunurken "Türk milliyetçilerinin gösterileri ve Ermeni anıtının çalınması" dışında gerekçe bulamadığını ve ciddi bir dayanak gösteremediğini de sergiliyordu. Bu diziyle diasporadaki Ermenilerin 1915 olaylarına ve Türkiye'ye nasıl baktıklarını anlamak bakımından önemli bir çalışma ortaya kondu.
Soykırım iddiaları konusunda TBMM'deki bütçe görüşmeleri sırasında işaretleri verilen yeni stratejinin de sadece diplomasi muhabirimiz Utku Çakırözer'in dikkatinden kaçmadığını belirtelim. Türkiye'nin, bu konuda uluslararası yargıya gitmeyi de gündemine aldığını ortaya koyan haber, çarşamba günü manşetimizdeydi.
Uzun'dan Hasan Cemal'e
Kürt edebiyatının yaşayan en önemli ismi olarak görülen Mehmed Uzun, yaşam savaşı verdiği Diyarbakır'da uzun süren sessizliğini Milliyet yazarı Hasan Cemal için bozdu.
Cemal'in üç gün süren röportajında, bir edebiyatçının sürgünlere de zorlanan yaşamı boyunca peşine düştüğü anadilini -deyim yerindeyse- nasıl biriktirip çoğalttığının çarpıcı serüvenini izledik. Uzun'un "Askeri savcılar 'Kürtçe diye bir dil yok' dedikçe çok kırılıyordum" sözleriyle boğazımıza düğümlediği geçmişteki yanlışlar üzerinde hep birlikte düşünmeli, kardeşliğin bekası ve geleceğin inşası için bu hataları deneyime çevirmeliyiz.
dakin@milliyet.com.tr
|
|
|

|
|