|
Şark'ın 'adam yerine konma ve itibar' açlığı...
Açık oturumlarda anketlere dayalı olarak "önce Türklük mü, yoksa Müslümanlık mı" sorunu da tartışılıyor; türbanlı sayısının artıp artmadığı da; imam hatip okulu mezunlarının ne olup, ne olamayacağı da...
Medyada ağırlıklı bir yer tutmada Türkiye nüfusunun, 1950'den sonra su yüzüne çıkmaya başlayan ve gitgide keskinleşen Müslümanlık profili.
***
Neden 1950'den önce Türkiye nüfusunun Müslümanlık profili bu kadar ön planda değildi de, frak ve silindir şapka ön plandaydı?
Çünkü ülkenin Hazine'den geçinmeli yönetici ve egemen sınıfı; yönetilen ezik, mesleksiz ve yoksul sınıfın -egemen sınıfın çemberi içine girme dışında- kendisini kendince ifade ederek "ben de varım" demesini baskı altına almıştı.
***
Türkiye'de "sınıf bilinci", çeşitli sosyo-ekonomik ve politik nedenlerden ötürü, açık oturumlarda bile önemli bir pusula olacak kadar kristalleşememiştir.
Meteoroloji bilincinden yoksunluk; nasıl karın, yağmurun, fırtınanın, güneşli, yahut bulutlu havaların varlığını engelleyemiyorsa; sınıf bilincinden yoksunluk da, toplumlardaki -flu, yahut net- sınıfsallık ayrımı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
***
Türkiye'nin köylü ağırlıklı bir toplum olmaktan kaynaklanan baş özelliği; Hazine'den geçinmeli yönetici-egemen sınıfın da; yönetilen ezik ve yoksul sınıfın da "meslek kimliği"nden yoksun bulunuşu.
Onun içindir ki, yapılan "kimlik saptama" anketlerinde:
- Önce Türk müsün, Müslüman mı?
Sorusu sorulmada...
***
Oysa bireylerin toplumsal kimliğini, daha doğarken kendi iradeleri dışında edindikleri ırk ve inançlarının yaftaları saptamaz; meslekleri saptar.
Köylülük evresini çoktan aşmış bir Norveçli'ye kimliğini sorduğunuzda:
- Norveçliyim ve Protestanım mı, der yoksa:
- Elektronik mühendisiyim; yahut kaptanım; yahut avukatım mı der?
Bir Alman için de durum aynıdır, bir İngiliz için de...
***
Türkiye'de bir de, "adam yerine konma ve itibar" sorunu var.
Yönetici sınıfın makam sahibi bireyleri itibarlı, yönetilen sınıfın küçük esnafı da, rençberi de, zanaatçısı da itibarsız...
***
Adam yerine konmak, yahut konmamak; işte sorun...
ABD'nin baskısıyla çok partili düzene geçildikten sonra; itibarsız ve adam yerine konmamış, köylü ağırlık bir sınıf, hangi kimlikle "ben de varım" deyip, itibar aranmaya kalkacaktı?
Ve "kışla" parfümlü yönetici sınıf; egemenlikle itibarı "cami" parfümlü ezik sınıfa kaptırmamak için, hangi kutsal sembollerin arkasına sığınacaktı?
***
Zaten tartışılmazlık tahtında oturan Hz. Muhammed'le, adeta aynı kutsallıkta tartışmazlık tahtına oturtulan Atatürk'ün; kutup doruklarına iyice yerleştirilmesi...
Sonra da, başta cumhurbaşkanlığı seçimleri; hangi tarafın ağır basacağı yorum, analiz ve şamatası...
***
Köylü ağırlıklı, "onlar-biz" ayrımını yeğlemek zorunda kalan, evrensel kalitede kadro kötürümü, "ekonomi, tarih ve hukuk bilincinden" yoksun, "kadının ekonomik hayata katılımı sıralamasında", 115 ülke arasında, 105'inci basamağa düşmüş bir Şark ülkesinde; politik kutuplaşmaları bir ölçüde "sınıfsal bir çerçevenin" de içine oturtsak ve sorsak:
- İmam hatip okulu öğrencileri, geçimlerini nasıl sağlamayı düşündükleri için yeğliyorlar gittikleri okulu ve mezunlar, örnek alınacak bir hayatı gerçekleştirebiliyorlar mı?
Şeffaflaştırılsa o okullardan geçenlerin nasıl geçindikleri.
Açık oturum tartışmaları daha sağlam bir tabana bağdaş kurmaz mı?
Hz. Muhammed, İslam ülkelerinde tartışılmazlık tahtında.
Atatürk de, Türkiye üniversitelerinde tartışılmazlık tahtında.
***
Gazi Hazretleri deyince kimse ırgalanmaz, ama Hazreti Gazi dersen, ortalık ayağa kalkabilir; tıpkı Hazreti Muhammed yerine, Sayın Muhammed demenin de ortalığı ölümcül depremlere uğratacağı gibi.
***
Bunlara bir de genç kuşaklar içinde tomurcuklanan "sükse çocuk, zengin çocuk, şöhretli çocuk" özlemlerini ekleyin...
***
Ne diyelim, Tanrı yardımcıları olsun, okula giden öğrencilerin de, öğretmenlerin de, profesörlerin de, doçentlerin de, asistanların da...
c.altan@prizma.net.tr
|
|