Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 26 Kasım 2006 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Paris'te rüzgâr


Rüzgâr bir esiyor, kaldırıp kaldırıp yeni yerlerine koyuyor şehrin "şeylerini". Yapraklara, kızlara ve saçlara Paris'te bir rüzgâr, abrakadabra, yeni yerlerini, daha iyi yerlerini gösterip durduruyor orda. Rüzgârın iyiliği buradadır. Düzen bozar. Paris'teki düzen de bozulmalıdır nereden baksan. Avrupa'daki düzen. Bir rüzgâr da burada herkese yeni yerlerini göstermelidir, nereden baksan.
Zira kimsenin görmediği zamanlarında günün, ya çok erken ya çok geç, bütün bu "şehrin şahanelikleri yüklemesinin" altından kara kuru ve sarı insanlar geçiyor metrolarla. Kimseler görmeden onları, insanların hayretlerini biriktirip biriktirip geldikleri Paris onların farkına bile varmadan, varmalılar üniformalar giyip hiç kimse olacakları yerlerine.
Sonra yeterince geçtiğinde etlerine üniformaları, tam karıştıracakken kendilerini yaptıkları işlerle, bir düdük çalmalı ve metrolarla, yine şehrin altından, birileri, bedbin birileri olacakları evlerine dönmeliler. Şehir dışındaki insan depolarında uyumak için, rüyaları yarım kalarak uyanmak için.

Şeffaf naylon eşarplar
Bir camın kenarında oturup bu yeryüzünde birçok şehirde yapmış olduğum gibi, şimdi de Paris'te, bir kafede bir klişenin içinde oturup bakıyorum şehre. Böyle bakmak iyidir bir şehre. Pencere kadrajında şehir kendini bir film, sadece senin için film gibi döndürürken.
Paris'te, deli ve yaşlı kadınlar hepsi bir örnek şeffaf naylon eşarplarıyla, şehre karşı küçük ve sinirli köpekleriyle geziyorlar. Bütün yaşlı kadınlar bir gün, bir anda karar veriyorlar şehirden böyle bir intikam almaya. İşaretleri o naylon, şeffaf eşarplar oluyor aslında.
Bir de bu "ecneji" gülümsemeler. İlkönce hoşuna gider Ortadoğu'nun suratsızlığından geleni. "Ne güzel" dersin, "Herkes gülümsüyor". Sonra anlarsın ki aslında bu da bir işaretidir Avrupa şehrinin; "Ben sana kötü bir şey yapmayacağım, sen de bana yapma" der bütün gülümsemeler. Bir genç adamın bana dediği gibi vaktiyle:

Cılız çocuklar gibi
"Ne yakın olanlar yeterince yakındır burada, ne de uzak olanlar yeterince uzak."
Ortadoğulular ancak çocuk gibi bakar birbirine; bön bön ve gözlerini dikerek.
Daha az yürüyüp Avrupa'dakiler daha çok yorulan cılız çocuklar gibidir Ortadoğulu hayatta kalma direnciyle karşılaştırıldığında. Çünkü onlar bir tarihi sırtlayıp her gün, Paris'te bir dev müzeyi yüklenip durmadan yürümekteler. Bir müzeyi ayakta tutmak için Parisliler her gün beklemekteler. Bir rüzgâr için... Bütün büyük şehirleri gibi Avrupa'nın yerin altından çıkacak bir rüzgâr. Metrolardan, yeraltında hızla oradan oraya kayıp duran kalabalıklardan.
Rüzgâr iyidir. Filmini koparır şehrin. Yeniden montajlar hayatı. Ve bir rüzgâr hakikati söylediğinde, sinsi bir salgın gibidir bu, şehir kendi hakikatinin yüzüne bakma cesaretiyle kalkar ayağa. O zaman insanlar tarihi değil, tarih insanları sırtında taşıyarak... Böyle olur. Hep böyle olur...

Kristal çocuklar
Sokaklarda kadınlar, ellerinden tuttukları çocuklara, uzaklara bakarak hikâyeler anlatıyorlardı. Kendi kendine konuşuyor aslında kadınlar, çocukların o hikâyelerin en önemli yerlerinde yoldaki su birikintilerine daldığı düşünülürse...
O yüzden olmalı, düşündüm de çocuk yapmanın tek bir meşru nedeni olabilir bugün. O da birikmiş hikâyelerini, kendi dilinde, kendi dilini öğreterek büyüttüğün bir insana anlatmak isteğidir herhalde. Anlatmayacaksak neden bu kadar biriktiriyoruz ki hayatlarımızla tırnaklarımızı yırta yırta? Ve hatta çocuklarını da torunların olsun diye yapıyorsun belki. Çünkü aslında insan hikâyesini, varlığından sorumlu olduğu için tedirgin ve mütereddit olduğu çocuğuna değil de ancak ferah feza, korkmadan konuşabileceği torununa anlatabilir.
Ne ki tuhaftır bırakıldığı yerden devam etmez hikâyeler... Zaman bu yüzden işte yuvarlak olmayan bir çemberdir.

ecetem@hotmail.com








Çetin ALTAN
Hem dövüne dövüne, hem övüne övüne
Bir yığın köye de sahip bulunan eski toprak a...
Melih AŞIK
Cunta malzemesi
Piyasada dolaşan bir 12 Eylül fıkrasını, acab...
Fikret BİLA
Baykal'dan ikinci çıkış
CHP lideri Deniz Baykal, MHP'nin 8. Olağan Ko...
Hasan CEMAL
Papa'nın sınavı!
Papa 16. Benedictus'un Türkiye ziyareti nihay...
Güneri CIVAOĞLU
Din / ulusalcılık
Siyaset, "iki kutupla" seçimlere gidiyor. Bir...
Can Dündar
"Kızım için hayatta kalmam lazım"
Turan Yavuz, "32. Gün"den ağabeyimiz.
Abbas GÜÇLÜ
AB'ye ilgi neden azaldı?
Anketlere göre AB'ye olan ilgi giderek azalıy...
Metin MÜNİR
Alaton'un ceviz ormanı
Geçenlerde enerji konusunda hazırlamakta oldu...
Hasan PULUR
Önce överler, sonra döverler...
ACABA her toplumda da böyle midir ya da bize ...
Derya SAZAK
İstanbul'u kaybetmek
Kara Kitap'ta Boğaz'ın sularının çekildiği İs...
Meral TAMER
Erzurum Valisi'nin Mercedes'ine el koyuyorum!
30 yıl önce, gazeteciliğe ilk başladığım günl...
Ece TEMELKURAN
Paris'te rüzgâr
Rüzgâr bir esiyor, kaldırıp kaldırıp yeni yer...
Osman ULAGAY
Türkiye'nin önündeki iki yol
Son bir ay içinde Türkiye'de, birbirinden çok...
Güngör URAS
Halkımız otobüsten indi, uçağa bindi
Eskiden Trabzon'a THY'nin bir uçağı gidip gel...
Serpil YILMAZ
Baykal TÜSİAD'ı ateşlemeye çalışıyor
CHP lideri Deniz Baykal'dan bir grup gazeteci...

© 2006 Milliyet