|
Zurnanın zırt dediği...
"Gelişmekte olan" köylü ağırlıklı ülkelerle, "gelişmiş" kentli, yani burjuva ağırlıklı ülkeler arasındaki en büyük fark; ikincilerde asla alaya alınamayacak, kutsallıkla zırhlandırılarak tabulaştırılmış dinsel ve siyasal şahsiyetlerin bulunmayışı.
* * *
İşte Katolik Fransa'da, mizah yazarlarının PAPA hakkındaki matrak fıkralarından birkaçı...
* * *
New York'ta PAPA'nın, yoğun bir meraklı kalabalığının ortasından geçen Cadillac'ı, Birleşmiş Milletler binasına doğru yaklaşıyordu.
Karşı kaldırımdaki binlerce insanın itiş kakışı arasında, neredeyse kaybolmuş olan ufak tefek bir HAHAM, yanındaki genç Yahudiye:
- Doğrusu çok mükemmel yürütmüşler işlerini, dedi; biliyor musun ki vaktiyle Kudüs'te sadece bir eşekle başlamışlardı işe...
* * *
PAPA, Kastelgandolfo'daki malikânesini yeniden dekore ettirip, düzenletiyordu. Roma'nın en ünlü dekoratörü üstlenmişti malikânenin mobilyaları, halıları, boyalarıyla yeniden düzenlenmesini. Gerçekten de, üst düzey bir zevkin ihtişamı kaplamıştı her yeri.
Her şey tamamlanıp bitince; dekoratör, PAPA'yı yenilenmiş malikânesinde gezdirmeye başladı.
Yatak odasına geldiklerinde de, yarattığı şahesere son noktayı koymak istermiş gibi, çantasından 11'inci yüzyıla ait tarihsel bir haç çıkarıp, bir çiviyle yatağın baş ucundaki duvara astı.
PAPA:
- Yok yok, dedi; size daha önce de söyledim, resmi büroyu hatırlatacak hiçbir şey istemiyorum burada.
* * *
Roma'dan dönen bir sinema yönetmeni arkadaşına anlatıyordu:
- Hayal bile edemezsin, PAPA özel bir randevu verdi bana. Yaşadığı daireyle, oturduğu yerleri görsen bir. Ortaçağdan kalma altından yapılmış Meryem Ana heykelleri, Venedik aynaları, Michel-Ange'ın freskleri... Doğrusu çok da akıllı bir adam kendisi... Çevresine sürekli çekici bir sevimlilik yayıyor... Bütün bunlar yine de hiçbir şey... Ah bir de yanındaki o güzel rahibeyi görecektin... Allah Allah...
* * *
PAPA öldüğünde cennetin kapısına geldi. Ama cennetin kapısındaki melek, kendisini içeriye almadı.
PAPA:
- Buraya bakın, dedi; ben PAPA'yım, ne yaptığınızı biliyor musunuz siz?
Cennetin kapısındaki melek:
- PAPA da kim, hiç böyle bir şey duymadım, diyordu.
- Doğrusu siz saçmalıyorsunuz; gidin Tanrı Baba'ya sorun benim kim olduğumu, burada herkesin tanıması gerek beni...
Melek, Tanrı Baba'ya gitti:
- Yüce Tanrım, dedi; cennetin kapısında biri var, PAPA olduğunu söylüyor, ben çıkartamadım kim olduğunu...
Tanrı Baba:
- PAPA mı, o da ne demek, o da nesi, dedi.
- Efendim, sizin yeryüzündeki temsilciniz olduğunu iddia ediyor.
Tanrı Baba, elini alnına vurarak:
- Tamam, tamam, dedi; şimdi hatırlamaya başladım.
Sonra da oğlu İsa'yı çağırdı yanına:
- Hatırlıyor musun, dedi; Roma'da kurmaya kalktığımız o kulübü... Canım nasıl hatırlamazsın, Kudüs'teyken aklımıza gelmiş öylesine küçük işlerden biriydi. Anlaşılan hâlâ daha yürüyor olmalı o kulüp hikâyesi...
* * *
Ece Temelkuran'dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Birinci oyun: Ensen-Alnın
Önceden önemsizdi ensen
Onu apayrı bir şey yaptı şehre girmen
Hangi paltoyu giysen
Kapanmıyor boynun,
Senin en zavallı yerin oluyor ensen
Yağmur içine kaçıyor durmadan
Rüzgâr etini buluyor en kuytu sokağı bile geçsen
Çünkü...
Ayakkabılarına bakıyorsun yürürken
c.altan@prizma.net.tr
|
|