|
Borat, Mahir ve diğerleri
Efendim, Paris'te gördük filmi. Sansürsüz olarak, çok affedersiniz en "doğal", en anadan üryan haliyle. Filmin tam adı "Borat: Muzaffer Ülke Kazakistan'ın Yararı İçin Amerika'da Kültürel Bilgilenme".
Londra doğumlu, Yahudi komedyen Sacha Baron Cohen'in yarattığı "Borat" adlı bir Kazak gazeteci karakteri üzerinden yürüyen bir film. Bütün konuşmalarına Türkçe "İyi akşamlar" diyerek başlayan, Kazakça yerine aslında İbranice konuşan, Amerika'da röportajlar yapan, sürekli Ermenice konuşan arkadaşı ve ayısıyla yola devam ederken Pamela Anderson'a âşık olup onu kaçırmaya çalışan, bir otelde çırılçıplak koşan, Amerikalıların acayipliklerini, salağa yatıp röportaj yoluyla teşhir eden bir enteresan karakter.
Borat, ABD'de ve Avrupa'da gişe rekorları kırarken Cohen'in de Kazakistan tarafından "halk düşmanı" ilan edilmesine neden oldu. Her ne kadar Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, "Borat'a gülmeyi tercih ediyorum" dese de Rusya, Kazakistan'a destek olmak için filmin gösterimini yasakladı.
Türkiye'de de "Sansürlü mü/sansürsüz mü?" tartışmalarına neden olan film "politik nezaketten" çok ama çok uzak sahnelerle dolu. Belki kafada canlanması açısından şöyle bir şey denebilir: İnternet Mahir, bütün dünyada Türkiye'den bahseden bir karakter olsaydı öpüp başınıza koymak isterdiniz Borat'ı gördükten sonra!
Sellers, Cohen'i döver mi?
"Büyük buluşlar" sınıfına girecek gibi bahsedilen filmin o kadar da orijinal olmadığını düşündüm filmi izlerken. Peter Sellers'ın vaktiyle oynadığı "The Party" filminde benzer bir karakter yarattığını, hatta Sacha Baron Cohen'in karakter yaratma tarzının tamamen Peter Sellers'a benzediğini de düşünmedim değil.
"Peter Sellers'ın Hayatı ve Ölümü" adlı olağanüstü güzel filmi izlediğim için, hayatını komik olmak zorunda olan karakterlerle geçiren adamların müthiş trajedisini Allah, Sacha'nın başına vermesin de dedim yani... Zira aylardır Borat kılığında yaşayan Sacha Baron Cohen, Rolling Stone dergisine "kendisi" olarak verdiği röportajda Borat olmaktan ne kadar yorulduğunu anlatmış hafif bir kederle.
Ben ise bir "Anadolu çocuğu" olarak Paris'te herkesin yerlere yattığı filmde o kadar da kendimden geçerek eğlenmedim doğrusu. Anadolu'dan gelmenin bir tuhaf eziklikle karışık terbiyesi mi oluyor? Yoksa Borat gibi gri takım elbiseleri ve demode varoluşlarıyla Türkiye'ye düşen eski Sovyet cumhuriyeti çocuklarını mı hatırladım bilmiyorum?
Hatırlıyorsunuzdur herhalde. 90'ların başında üniversitelere gelmeye başladılar. El örmesi süveterleri, köylü çocuğu saç kesimleri, eskimiş mokasen ayakkabıları, tedirgin ve fakat dik duruşlarıyla, ürkek gelmişlerdi üniversite şehirlerine. Gelir gelmez anlamışlardı giydikleri "bayramlıklarının" demode olduğunu.
MTV havaları
Taşlanmış kotlara girdiler derhal, desenli gömlekler aldılar kendilerine. Bozkır saçlarını jölelediler aniden. Sovyet terbiyesinden geçmiş duruşlarını kırıp eğik durmaya başladılar. Bir türlü de tam oturmadı üstlerine başlarına bu "MTV havaları".
Kolejden gelen kızlar vardı onları gördükçe kikirdeyen. Oysa bal gibi daha çok biliyorlardı bizden edebiyatı, matematiği ve felsefeyi. Ama işte hâlâ içlerinin bir yerlerindeydi el örmesi süveterleri...
Borat'a şöyle gönlümce gülemedim yani. O çocuklar geldi çünkü aklıma. Ama siz yine de izleyin. Çünkü film komik ve eğlenceli. Ve belki sadece benim gözümde var böyle bir kederli hastalık.
Londra- söyleşi
Bugün, efendim, saat 17.00'de Londra'da, Kitap Evi adlı kitapçıda bir söyleşi ve imza günümüz olacak. Tottenham'da. Kapitalizmin "büyük" saplantısından söz etmek niyetindeyim ve bizim işimizin "küçük"le ilgili olduğundan. Ve daha başka şeylerden elbette.
ecetem@hotmail.com
|
|