|
Durdurun şu dünyayı, inmek isteyenler var
Bizim yerli politikaların karmakarışık kimyasını, titiz bir laboratuvardan geçirmeye kalktığınızda; çok garip asitlerle çok garip gazlar çıkmaya başlıyor karşınıza...
Nihat Sargın'ın son yayımladığı 700 sayfalık "Dönüşten Özgürlüğe 900 Gün - Türkiye Birleşik Komünist Partisi 'TBKP' Davası" kitabı da, yüzlerce belgenin sıralandığı sosyopolitik bir laboratuvar.
* * *
Gündemlerin dışında kalmış, peçesi açılmadık konulara meraklı olanlar; Nihat Sargın'ın belgesel kitabını gözden geçirdiklerinde, sanırız ki şöyle bir soruya yanıt aramak zorunda kalacaklar:
- Soğuk Savaş yıllarında İngiltere gibi, İsveç gibi, Fransa gibi, İtalya gibi ve -cunta döneminden sonra- Yunanistan gibi komünist partileriyle sosyalist partilerin etkin ve ağırlıklı olduğu demokrasiler; o tür sınıfsal partilerin yasaklı olduğu ülkelerle karşılaştırıldığında, ortaya nasıl bir tablo çıkmakta?
* * *
Bu soru, yarım yüzyıl önce hukuk fakültelerindeki "Kamu Hukuku Doktrinleri" dersinde şöyle yanıtlanırdı:
- Endüstri Devrimi'nden geçmiş ülkelerin demokrasileri, sınıfsallık esasına dayalı siyasal partilerle örgülenir ve kapitalist ekonominin şeffaflaşmasını sağlayarak, canavarlaşmasını ve toplumda uçurumlar yaratmasını engeller. Endüstri Devrimi'nden geçmemiş olan ülkeler ise sınıfsal partileri de yasakladıklarından, genellikle çok partili bir düzene geçseler bile, "yalancılar, talancılar ve dilenciler" yozlaşmasına uğrarlar.
* * *
Kocasının vurdumduymazlığına sinirlenerek öfkelenmiş genç bir kadın, kocasının karşısına geçmiş, bas bas bağırıp duruyordu:
- Ne kadar ruhsuz bir adamsın sen; hiç mi duygu, anlayış, algılama diye bir şey yok sende?
Kocası ise koltuğunda sakin, karısının bağırıp çağırmasına aldırmadan gazetesini okumaya devam ediyordu.
Deliye dönen kadın:
- Vallahi öldüreceğim seni, dedi.
Kocası hiç tınmadı, başını bile kaldırmadı gazetesinden.
* * *
Kadın:
- Bana inanmıyorsun değil mi, dedi; gör bak hele. Çoktan öğrendim ölüm büyüsünün nasıl yapıldığını. Saçından bir tel alıp fotoğrafının üstüne yapıştırdım. Şimdi fotoğrafının üstündeki saç teline, bir tığın ucuyla dokununca kalp krizinden gebereceksin.
* * *
Koca, sakin mi sakin; karısının tehditlerine hiç kulak asmadan gazetesinin sayfalarını çeviriyordu.
Sinirleri iyice boşanmış olan kadın, başladı ölüm büyüsünü uygulamaya.
Eline bir tığ aldı ve kocasının fotoğrafını, saç telini yapıştırdığı yerden hırsla deldi.
Deler delmez de, sırtüstü düşüp öldü.
* * *
Koltuğunda gazetesini okuyan kocanın, kılı bile kıpırdamadı. Sadece küçük bir mırıltı çıktı ağzından:
- Saçlarını sürekli benim tarağımla taramaya kalkarsan; sonunda böyle öğrenirsin işte, o saç telinin kime ait olduğunu...
* * *
Birbirlerini neredeyse ölümüne ve vatana ihanetle suçlayıp duran siyasal parti liderleri; bilerek bilmeyerek, suçladıklarının tıraş makinelerini kullanmaya sakın kalkmasınlar.
Görülüyor ki, yok edeyim derken, yok olma olasılığı; büyücülüğe kalkıldığında aynı aleti kullanmış olmakla gerçekleşiyor.
* * *
Nasreddin Hoca'ya:
- Şu Kıbrıs sorunu neye benziyor, diye sordular.
Hoca da:
- Sinek hikâyesine, dedi.
- Nasıl yani?
- Nasıl yani, demekle olmaz ki...
- Nasıl olur peki?
- Nasıl olur peki, demekle olmaz ki...
- Deli etme insanı Hoca...
- Deli etme insanı Hoca, demekle olmaz ki...
- Yahu Hoca, ben sana Kıbrıs sorunu neye benziyor, diye sordum.
- Yahu Hoca, ben sana Kıbrıs sorunu neye benziyor diye sordum, demekle olmaz ki...
* * *
Hasan İzzet'ten bir sone ile bitirelim yazıyı:
Gecekondumdan şiirler
Kendimi varisi sanırdım şiir
imparatorluğunun;
Belki de bu yüzden ömrüm boyunca
sürgünlerde gezdim.
İçimdeki altın yeleli aslanı görmeseydi
kanun,
Bir canavar gibi gurbet gurbet böyle
sürülmezdim.
Güzel bir Türkiye hayali ve mutlu insanlar,
Oturdu yazamadığım şiirlerime boydan
boya.
Katakomplardan kalkan düşüncelerin
döktüğü kanlar,
Çaldı en uysal düşünceme bir kanlı boya.
Dikildi karşıma demirden yumruğuyla felek;
Yol verdi birer birer geçsin diye cücelere,
Sürdü beni taşından altın yapılmayan
gecelere.
Beni demir kazıklara bağlarken sürgünler;
Ve geçip giderken kaplumbağa gibi günler,
Böğürüp dururdu danalar gibi salhanede
gerçek!
c.altan@prizma.net.tr
|
|