|
Nobel yazıları (4)
Frak ya da kuşak!
STOCKHOLM
Sabahın körü, telefon. Umum Neşriyat Müdürümüz arıyor. Metalik bir ses! Sedat Ergin sıkıntılı oldu mu, sesi öyle çıkar:
"Hasan Abi yapılır mı bu?"
"Ne yaptık yine?"
"Frakla Hürriyet'e poz vermişin! Sürmanşete koymuşlar. İnsan önce kendi gazetesini düşünmez mi?"
Bir an sessizlik.
Sonra gülüşmeler.
Hürriyet fotomontaj yapmış, benim fraklı bir fotoğrafımı gazetenin tepesine oturtmuş. Altına da küçücük yazmış, temsili resim diye... Orhan Pamuk Nobel'i aldı, gazeteci milletine de eğlence çıktı.
Frak, yelekli mi olur?
Kuşaklı mı olur?
Benimki beyaz kuşaklı.
"Beyaz kuşakla olmaz, altına beyaz yelek giyilir" diye yırtınıyor İsmet Berkan'la Okay Gönensin, "Buralara kadar geldin, Kral'ın kapısından döneceksin, o muhteşem Kral sofrasında bulunamayacaksın."
İsmet, internete girmiş de, frakla caket atayın farkını biliyormuş da... Orhan Pamuk eğiliyor masasın üzerinden. Yüzünde birden beliren o muzip, yaramaz çocuk ifadesiyle habere başlık koyuyor:
"Frak ya da kuşak,
Ödül Türkiye'nin!"
Masamız keyifli, neşeli.
"Manşeti çok iyi çektin."
"Unutma, diplomalı gazeteciyim."
Orhan Pamuk New York'ta frak alırken kendisine nasıl yardımcı olunduğunu anlatıyor. Bir dolu kutuyla, kutu içinde kutularla eve geliyor. "Çocukken maket uçaklar, planörler yapardık. Bütün kutuları tek tek açarsın. Önce hepsini tek tek ayırır, sonra yapıştırmaya başlarsın. Benim de frakla ilk tanışmam böyle oldu."
O sırada garson geliyor.
Elinde, rengarenk kitaplar. Orhan Pamuk'un İsveç dilinde yayınlanmış romanları. Stockholm'da hiç bitmeyen imza faslı başlıyor.
"Nobel'i alan ilk Türk romancısı diye ekliyor musun?"
"Hayır, ilk değil tek!"
Sesinde alaycı titreşimler de olsa bu konuda gayet ciddi:
"Henüz ikincisi olmadığına göre, Nobel'i alan tek Türk demek daha doğru Türkçe değil mi?"
Oradan biri çakıyor:
"Daha gençsin. Nobel'i ikinci kez de alabilirsin, 'tek'liğini korumak için..."
Gülüyor.
Fikir hoşuna gidiyor galiba. Kural olarak herhangi bir engel yok. Ama gelenekler olabilir.
Şöyle diyor:
"Thomas Mann, Nobel'i aldıktan sonra da o kadar güzel şeyler yazmış ki, bu yüzden ikinci defa Nobel'in kıyısına kadar gelmiş ama vermemişler."
Restoranın adı Prinsens.
Cumartesi gecesi kalabalığı. Orhan Pamuk'tan dolayı masamız aşırı ilgi odağı. Kitap bulamayan getirip peçetesini imzalatıyor.
Orhan Pamuk sohbet ederken, dinlerken, masa örtüsünün üstüne mürekkepli dolmakalemiyle sürekli birşeyler çiziktiriyor.
İlginç bir konu tabii.
Özellikle edebiyatçılar açısından.
Orhan Pamuk artık Nobel ailesinin bir üyesi. Dünya edebiyatı alanında her zaman fikri alınacak bir romancı. Eleme aşamasında seçiçiler arasında yer alacak. Artık her yıl Orhan Pamuk'un da görüşüne başvurulacak kim iyi kim kötü edebiyatçı diye, kim iyi kim kötü roman yazıyor diye...
Bir başka deyişle:
Edebiyat dalında, Nobel'e giden yolda Orhan Pamuk'un eleği de bulunacak denebilir.
Bu arada herkesin bir frak hikayesi var. Nobel'le birlikte frakla da tanıştık. Okay Gönensin'i evde frakla gören çocukların tepkisini şöyle olmuş:
"Aaa, Okay Amca sihirbaz Mandrake olmuş!"
İsmet'in keyfi yerinde:
"Saray'ın kapısından döneceksin Hasan Abi, zira beyaz yeleğin yok."
Farkında değil, işi şansa bırakmadım. Akşamüstü neredeyse bütün Stockholm çarşısındaki frakçıları dolaştım, sordum:
"Yelek mi, kuşak mı?" diye.
Kendinden emindi yanıtlar:
"Merak etmeyin, ikisinden biri idare eder."
Söylüyorum ama İsmet Berkan her zamanki gibi, Nuh diyor, Peygamber demiyor. Ama yine de içimde bir kurt:
Ya sokmazlarsa?..
Kalın ciltli kitabın sayfaları arasında dolaşıyorum. Ödül töreninden sonraki Kral sofrası anlatılıyor. Nobel alanların onuruna yüzyıldır verilen ziyafetlerde nelerin yendiği, hangi şarapların içildiği, ahçıların kimler olduğu vesaire ayrıntılı biçimde, renkli fotoğraflarla anlatılıyor.
Bu arada cep telefonu yasak.
Kol saati takmak yasak.
Ziyafetten Tv çekimi yasak.
Soylulara özgü ayrıntılı bir düzenleme, protokol, saraya mahsus gelenek ve görenekler vesaire...
Bu arada öğreniyoruz.
Orhan Pamuk çok uzun yıllardır ayrıntılı günlük tutuyormuş... Şimdiden 1500 sayfa kadar el yazısıyla...
Frakımı kuşanmaya başlıyorum.
Siyah pantolon, beyaz pamuklu gömlek(ipek olmayacak), yine beyaz pamuklu kuşak(ipek olmayacak), beyaz papyon, uzun kuyruklu siyah ceket, pırıl pırıl parlayan rugan papuçlar...
Rugan papuç deyince, aklıma 'Kürtler' isimli kitabımı ithaf ettiğim, Lice'nin Ağaçlı köyünden Rugan papuçlu Ali Dayı geliyor.
Aynada kendime şöyle bir bakıp halime güldükten sonra otelin lobisine inmek ve Orhan Pamuk'la fraklı hatıra fotoğrafı çektirmek üzere odamdan çıkıyorum.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|