|
'Şeb-i yelda' en uzun gece
Bu gece, saat 24.00'ten sonra yarının takvim nüfusuna kayıtlı geceyle de dudak dudağa geldikten sonra, saat sabahın 07.20'sine kadar uzayıp gidecek.
Şairlerin tantanalı mısralar yazdıkları "şeb-i yelda"ya; yine geldik, yahut vardık işte.
***
Uzun kış gecelerinin en uzununu, kaç kez yaşar ki bir insan ömrü içinde?
İnsanoğlu yaşasa yaşasa, en çok 35 bin gün yaşar; hafta hesabıyla da 4 bin 500 hafta...
Donanımsız hastaneler, yeteneksiz hekimler; Enver Paşa benzeri hırslı politikacılar; arka plandaki silah tacirleri ve farkına varmadan Azrail kimliğine bürünen araba sürücüleri; bazen daha da kısaltıverirler binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insanın ömür çizelgesini.
***
Sonra da nutuklar söylenir, özellikle tabutu bayrağa sarılmışların cenaze törenlerinde:
- Sen kalbimize gömüldün, diye...
Üniversite rektörlüğü payesine çıkmışlardan bile, bol keseden yapılan bir "insan ömrü" savurganlığı, dalgalanabilir demeçlerinde:
- 140 bin şehit daha verir, Atina'yı da alırız...
***
İşte yine bir "şeb-i yelda"...
Vaktiyle Osmanlı şiirinden, atasözü haline gelmiş mısraları sık sık tekrarlamaktan hoşlananların; yaşadıkları zorlukları anlatmak için mırıldandıkları bir mısra da şu idi:
Şeb-i yeldayı muvakkitle müneccim ne bilir
Mübtela-i gama sor kim geceler kaç saat
***
Yarından sonra yine geceler kısalmaya, günler uzamaya başlayacak.
Kim bilir kaç milyon, belki de milyar yıldan beri böyle bu...
Ve kimseciklerin değiştiremediği böylesi garip bir çarkın içinde, birtakım hükmetme meraklısı megalomanyakların iddiaları:
- Tek doğru benim söylediğimdir ve asla tartışılamaz.
***
Tartışılması yasaklı iddialar; Kozmos'un, yahut kainatın, yahut evrenin, yahut doğanın; her türlü yalan, kurnazlık ve politika dışındaki diyalektik yapısıyla çatışınca da...
Bir yandan kuruyan barajlar, bir yandan sel baskınları; bir yandan deprem felaketleri, bir yandan yağma rezaletleri; bir yandan sağlığı koruma önlemleri, bir yandan silahlanma yarışları...
***
2007 yılının en uzun gecesine gelindiğinde...
Dileriz 52 hafta boyunca çok acı çalkantılar yaşanmamış olsun.
Çünkü yaşanma olasılığı artıyor gibi...
***
Böylesi siyah tüllü bir kuşkuyu artıran nedenler ise; tabu ve dogmaların surlarıyla çevrilmiş, Hazine'den geçinmelilere ait bir alanın, her türlü şeffaflığa pranga vurma şizofrenisi...
***
Tevfik Fikret, neredeyse 100 yıl önce "Sis" şiirinin son mısralarında şöyle yazıyordu (azıcık Türkçeleştirerek):
Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç;
Ey hicranzede anne, ey kadını erkeğiyle kırık gönüller;
Ey kimsesiz avare çocuklar... Hele sizler,
Hele sizler...
***
Bugün Türkiye'de özellikle yoksul ailelerin çocuklarıyla, kimsesiz çocuklara karşı -hadi barbarizm demeyelim- iğrenç bir vahşet sürmüyor mu?
Bunun nedenlerinin başında, son 80 yılda bütçe yasalarında bakanlıklara yüzde kaç pay ayrıldığının hiç tartışılmamış olması gelmektedir.
Nasıl ki son 80 yılda silah alımlarına harcanmış yüz milyarlarca doların, hangi yatırımları engellemiş olduğu da hiç tartışılmamıştır.
***
Ve siyasal çekişmeler, yerel ve gizli bir sömürgenin tepesinde saltanat sürme kavgasıymış gibi bir görünüme bürünmüştür.
Sanki bireylerin hayattaki varlığını ayakta tutacak ve üretimin motorunu oluşturacak bir meslek donanımının yerine; objektiviteden uzak bir "resmi tarih"le, saltanat koltuklarını güvence altında tutacak "militanlar" yetiştirmeye göre ayarlanmıştır eğitim düzenleri.
***
Okullarda çocuklara Ahmet Kutsi'nin ünlü şiiri ezberletiliyordu:
Orda bir köy var uzakta;
O köy bizim köyümüzdür,
Gezmesek de tozmasak da.
***
"Biz" kimdik ve köyün içinde yaşayanlar kimlerdi?
Köyün içini yazmaya kalkan kalemler, niçin kırılıyor, eziliyor, yok ediliyordu?
***
Koşullanmalarla payandalanmış ihtiras volkanlarının bedelleri, uzun yıllar içinde çeşitli kutuplaşmalar ve nereye düşeceği kestirilemeyen yıldırımlarla ödenir.
***
Dileriz ki, 2007 yılının "şeb-i yelda"sında, "Sis" şiirindeki sosyolojik tablo, boyutları daha da büyümüş olarak yansımaz ekranlara...
c.altan@prizma.net.tr
|
|