|
Düşme hakkı
Çok güldük bu hikâyeye biz. Hayattan hiç anlamazmış gibi, keder nedir hiç bilmezmiş gibi yüzümüz. Şimdi yine anlatılsa, yine öyle güleriz, pervasız ağzımız.
Anlatan da güler, sanki başkasının hikâyesiymiş gibi, nedense. Şöyledir hikâye...
Ayşe, beş yaşındadır, bilemedin altı. Evde bir pikap vardır, şu oyuncak gibi görünenlerden herhalde. Eskiden Almanya'dan, Hollanda'dan, insanların filmlerin içinde yaşadığını sandığımız o ülkelerden gelirdi öyle şeyler. Eve gelir ve gelişleriyle evdeki, geri kalan her şeyi köhneleştirirlerdi. Fiyakalı bir filmden eve bir şey fırlatılırdı da bizim ev bunun karşısında mahcup olurdu, küsüp solardı sanki.
Öyle bir pikap herhalde Ayşelerdeki de. Ayşe işte, eve alışınca bu pikap, Ayşe de pikaba, bulduğu bir kırkbeşliği koyuyor, döndürüyor sihrin üzerinde:
"Dilek Taşı." Gülden Karaböcek'tir kendisi.
Düşme hakkımız var
Sonra oturuyor yere Ayşe, dayıyor başını eline, içlenip orada öylece, ağladıkça ağlıyor. Sonra bu "Dilek Taşı" ritüeli Ayşe ne zaman ağlamak istese, niyeyse ağlamak istiyor Ayşe beş ile altı yaşı arasında, tekrarlanıyor. Evde kimsecikler yokken Ayşe açıyor pikabı, takıyor malum plağı, sanırsın bir kadeh de rakı parlatacak yanı sıra, öyle efkârlı, döndürüyor şarkıyı:
"... veeeer dilek taşı" bölümünde bilhassa, söyleyip söyleyip Ayşecik, salya sümük ve fena halde... Kim bilir, kimselere diyemediği bir derdi vardı herhalde. Ya da...
Ya da tıpkı şimdi hepimizin yaptığı gibi düşme hakkını kullanıyordu. Düşme hakkımız vardı bizim. Var, değil mi?
Bırak kendini bu gece
Şu çizgi film klişesindeki gibi, hani uçurumun ucuna doğru koşan, sonra o hızla boşlukta yürüdüğünü fark etmeyip aşağıya baktığında düşen köpekler, kediler ve çizgi film mahlukatları gibi, hoop diye süzülüp aşağıya doğru...
Öyle değil. Öyle bir düşmek değil bahsi geçen. Daha ziyade hazırlığı iyice yapılmış, basbayağı karar verilmiş, ona göre vaziyet alınmış bir düşme. Astarı sarkan bir müptezelleşme değil, bildiğin, ütülü ve hatta kolalı, efendi gibi, iyi planlanmış bir düşme, düğmeleri sonuna kadar ilikli. Şöyle...
Baştan hazır edersin artık ne "drink" alacaksan kedere refakat edecek. Telefonları kapatırsın, ağır ağır. Kalem defter alırsın yanına, aklına çünkü insanın, bin türlü şey gelir düşmeye başladığında. Fotoğraflar alırsın, mümkünse çerçeveli. Zira bardağı vurduğunda, -an gelir gecenin bir yarısı onu da yaparsın, gülme!- ses çıkaracak bir şey olmalı.
Sonra çağrışımlar başlar
Güzel müzik alırsın. Öyle havalı şeyler değil, içini dışına çıkaracaklardan en fenasını seçersin. Şahsen ben Müzeyyen Senar tercih ederim. Behiye Aksoy da iyidir. Yenilerden, Göksel'dir, Duman'dır, Aylin Aslım'dır, Mor ve Ötesi'dir, Erkan Oğur'dur; bu insanlar da karşılar ihtiyacı.
Yok "Ben düşsem de kaliteyi düşürmem" diye bir hırs içerisindeyse kişi, arzuya göre Billie Holiday, PJ Harvey, Alanis Morisette, Marianne Faithfull (ve fark ettim ki hepsi kadın) da "gider". Bakma, zorlarsan, elde avuçta yoksa Bach'la da düşülür.
Sonra efendim, artık şarkı sözlerinin çağrışımlarıyla başlanır düşmeye. Gerisi, sözler seni artık hangi derin çukurlara sürüklerse. Herkesin bir ağlayacağı vardır bir yerinde. Ve aslında böyle "serbest düşüşlerde" bir neden olmaması en iyisidir. Birikmiş, adı sanı, gerekçesi unutulmuş kederlerin tamamı çıkarılmalıdır masaya. Saati, yüzüğü, bilekliği, küpeleri çıkarıp da yan yana dizer gibi, itinayla.
'Takma kafana ya!'
Kimse olmayacak ama. "Takma kafana ya!" diyecek, "İyi misin? Niye kötüsün?" diye soracak, seni iyileştirmeye çalışacak biri olmayacak, bu kesin koşul. İnsan düşemez çünkü başkası varken.
Utanırsın işte. Hem şimdi sorsa ne anlatacaksın? Cevap mahiyetinde "... veeer dilek taşı" diye başlasan şarkıya, anlayacak mı? Nerdeee?
ecetem@hotmail.com
|
|