|
 |
|
|
Bir kahve köşesinden 2007 (2)
Akıl hanı!
Bir şehirde sabah vakti, çok tenha bir kahvede, kimsesiz bir köşede, kendi iç dünyamda inzivaya çekilmiş, Fernando Pessao'nun sorusuyla başlıyorum 2007'yi düşünmeye:
"Benim hayatla işim ne?.."
Ne diye bu sabah vakti akılla inanca taktığımı bilemiyorum. Akılla inancın bir yanına siyaseti, öbür yanına demokrasiyi koyuyorum.
Bu dört sözcük önemli.
"İnançla eleştiri arasındaki yolun ortasında akıl hanı vardır" demiş Pessao, Huzursuzluğun Kitabı'nda.
Akıl hanı!
İnancımızı kapıda bırakıp mı gireceğiz bu hana?
Sanmıyorum.
Siyaset nasıl yapılır?
Akılla, inançla?..
Siyasetin merkezine 'din'i, Allah'ı koyarak siyaset yapabilirsin. Ama, o zaman böyle bir siyaset demokrasiyle ters düşer. Çünkü demokrasi fikirlerin özgürce yarıştığı, her şeyin serbestçe sorgulandığı bir siyasal düzendir.
Allah'ı tartışabilir misin?
Dini inanç sorgulanabilir mi?
Allah varsa, inanıyorsan, sorgu sual yoktur, kayıtsız şartsız itaat vardır.
Bu yüzden eğer demokrasi diyorsan, dinle siyaset arasına çizgi çekmen şart. Bu da zaten laiklik tanımı değil mi? Laikliği demokrasinin altyapısı olarak yapan tarif bir yerde buradan kaynaklanıyor.
Bu nedenle dini siyasete alet etmek, demokrasinin altyapısını zayıflatan, demokrasi adına kuşku uyandıran bir yoldur.
Tayyip Erdoğan, bir zamanlar, Milli Görüş gömleği daha sırtındayken, sanıyorum, siyaseti din merkezli yapıyordu. 1990'ların ortalarına kadar referansının İslam olduğunu bunun için sürekli yineliyordu.
Değişti mi Erdoğan?
Yoksa hâlâ 'gizli gündem' mi?
Bu iki soru Türkiye'yi geriyor. Güncel siyasi tansiyon bu iki soruda düğümleniyor. Çankaya savaşları bu iki sorudan kaynaklanıyor. 2007 ve cumhurbaşkanı seçimi, bu iki soru nedeniyle siyasal yaşamı gitgide çekilir olmaktan çıkarıyor.
Dost meclislerinde bile bu sorular yüzünden neredeyse kanlı bıçaklı oluyor insanlar...
Ne kadar tenha bir kahve!
Daha kimsecikler uğramadı.
Belki böylesi daha iyi.
"Zamanı derin bir acıyla hissediyorum." Kırık dökük düşüncelerden bir yazı çıkarmak kolay olmuyor.
Tayyip Erdoğan değişti mi?
Erdoğan'a bir zamanlar bu soruyu sık sık yöneltmiş, doğru dürüst yanıt alamadığım için de kendisini sert biçimde eleştirmiştim.
Sonra iktidara geldi.
Dört yıllık uygulamayı gördüm. Şimdi artılar eksilere ağır basıyor. Ben böyle düşünüyorum. Ekonomide, AB yolunda gerçekten önemli atılım ve reformlar yapıldı. Bütün bunlara bakınca, Erdoğan'ın iktidarda değiştiğini söylüyorum. Laikliği yıkmaya dönük bir 'gizli gündem'e sahip olduğuna da inanmıyorum.
Ama her şey bununla bitmiyor.
Eleştirilerim var. Aşırı muhafazakârlıkla ilgili olarak içime sindiremediklerim var. Kadrolaşma konusu var. Hoşgörü ve tahammül açısından olumlu sayılamayacak bazı gelişmeler var.
Yani soru işaretleri bitmedi.
Neşe Düzel, Prof. Kemal Karpat'a soruyor:
"Türkiye, İslamla moderniteyi barış içinde bir arada tutabilir mi?"
Prof. Karpat'ın yanıtı:
"Türkiye'de dinin yaşanma şekli yumuşadı. Yumuşamakla da kendi özünü buldu. Aşırı dogmatik yanları törpülendi. Erdoğan hükümetinin İslamla moderniteyi barış içinde bir arada tutma konusunda çok önemli vazifeleri var. Bir ay önce Başbakan Erdoğan'a 'Büyük bir tarihi fırsatı kaçırabilirler' kaygısıyla bir mektup yazdım.
'İktidarsınız ama hakkınızda hâlâ Milli Görüş'ten ve İslamcı bir rejim kurmaktan vazgeçmediniz gibi şüpheler var. Bu şüpheleri gidermeye çalışınız. Herkesi ikna edecek, insanlarda şeriat korkusunu yok edecek, dindara da, dinsize de güven verecek bir felsefe ortaya koyunuz. Partinin ilerideki hareketini tayin edecek prensipleri açıklayınız ve bu prensipleri partinize kabul ettiriniz ve sizden şüphe edenlere bir güven hissi veriniz. Kadrolaşmalar vs. gibi şeyleri inkâr edemezsiniz. Bundan korkanlar var. Bu yüzden çıkıp (Biz İslamcı bir rejimi ya da alabildiğine muhafazakâr bir hayatı getirmeyi asla amaçlamıyoruz. Zaten halkımız da bunu istemiyor. Biz halkımızın oyuna, isteğine uyuyoruz) demelisiniz' dedim.
Bu (partiyi), hükümeti Refah Partisi'nden ayrılan genç bir grup kurdu. 28 Şubat'ı desteklemiyorum, ama neticelerini de inkâr etmemek lazım. 28 Şubat'tan ders alarak değiştiler, Ak Parti'yi kurdular. Ak Parti, tarihi fırsatı kaçırmazsa, Türkiye'nin toplum olarak gücünü mahveden din-laiklik ayrımına son verebilir. 'Biz cumhuriyeti ve Atatürk'ü kabul ediyoruz; bizim demokrasi anlayışımız şudur' diyerek laikçi kesime garantiler verecek somut prensipler ortaya koyabilir."(Radikal, 4.12.06, s.6)
Kahve dolmaya başladı.
"Karamsar değilim, hüzünlüyüm."
Akıl hanı!
İnancımızı kapısında bırakmak zorunda değiliz.
Kemal Karpat Hoca gibi düşünüyorum. Din-laiklik ayrımı, bu ülkenin çok daha verimli alanlarda kullanılabilecek enerjisini tüketmeye devam ediyor. Evet, bu konuda Tayyip Erdoğan'ın da yapabileceği çok şey var.
Bir kahve köşesinden 2007 dizisinin üçüncü yazısı yarın.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|