|
 |
|
|
Nasıl "artiz" oldum?
Tarsus'ta, "Beynelmilel" filminin setindeyim. Sahnemi bekliyorum. İlk kez bir filmde oynuyorum, arkadaş ve ideoloji hatırına...
ECE TEMELKURAN
Bakar mısın?" Horoz delikanlının sesi, inzibat makamında. Yanındakiler de Tarsus sıcağı yorumuyla Kasımpaşalı Nuriş ile Polat Alemdar arası bir estetiğin öncüleri.
"Bakar mısın dedik!"
Baktık, doğal olarak.
"Ne kadar sürer bu çekim?"
Doğal olarak sorduk:
"Ne bakımdan?"
"Biz bir olay çıkmaması açısından. Yani böyle ahali toplaşınca... Ne zaman dağılırsınız yani?"
Tarsus'ta kendini film ekibine çoktan dahil etmiş, her şeyi "Boouyrouun!" diye getiren çaycının alçak taburelerinde, çay bardağında gelen pek şekerli Türk kahvelerini içiyoruz, kan terle buğulanmış bir toz bulutunun içinde.
"Beynelmilel" filminin setinde, güneşten derileri kayış gibi olmuş, kirpikleri tozdan beyaza kesmiş, üstleri çıplak genç erkekler, figüran kalabalığının arasına karışmak için şalvar giymiş genç kadınlar koşturuyor ortalıkta, "set ekibi" adı altında bir kaynaşma.
"Konsey" sahnesini bekliyoruz. Ben ilk kez bir filmde oynuyorum, arkadaş ve ideoloji hatırına. Sırrı ilk kez film yönetiyor, bu memleketin tam başına gelen "darbeyi" hakkıyla anlatabilmek hatırına. Sıcağın içinde, onun yazdığı, güldürerek ağlatmayı becerebilen bir hikayenin amelesi olmuşuz, ikimiz de "hassas maydanouz milliyetçi gençlik" belasının başımızdan gitmesini bekliyoruz. Darbe ile ilgili bir film setinde beklerken darbenin kalıntıları da bizim başımızda bekliyor yani.
Sonra nihayet, saatler sonra "motor!" dendiğinde ben "küçük ama kilit" rolümü oynuyorum, bakımsız, solcu gazeteci olarak repliğimi söylüyorum, her yerimden fotoğraf makineleri sarkar halde. Kısacık sürüyor, bitiyor. Ve fakat film denilen ve aklı olan kimsenin yapmayacağı bu iş, insan emeği ile işleyen bu makine, toz ve ter içinde işlemeye devam ediyor. Biri bağırıyor:
"Sonrakiii plaaaan!"
Asit damlaları
Parçalar birbirine eklenip sonunda bir hikaye olacak. Her bir parçada oynayanlardan çok azı hikayenin tamamını bilecek. "Paşalar Konseyi"ni bekleyen Adıyamanlı kalabalığı canlandıran, ellerinde "Hava durumunda Adıyaman'ı niye söylemiyorlar paşam?" pankartını tutan Tarsuslu figüranlar ise belki de kendilerinin başından geçmiş bu berbat hikayenin neresinde durduklarını hiç bilemeyecek.
Sonra belki, hiç değilse kendilerini görmek için, çoluk çombalak filme gidecekler bu insanlar. Oturup izlemeye başlayacaklar. Önce müthiş gülecekler. Giderek susacaklar. Sonra hep birlikte kendilerinin ve bu memleketin başına, tam başına denk gelmiş, kafaya vurulan her darbe gibi insanı aptal etmiş darbenin hikayesini ilk kez bu kadar hayat kıvamında ve efkarlı izleyecekler. Belki o zaman toz ve ter içinde kurulmuş bu hikaye yerine bulacak.
İşte o zaman biz, kederinde kahkaha, gülüşünde hicran olanlar olarak biz, kendi "karşı darbemizi" bir kez daha gerçekleştirmiş olacağız. Terimiz, birer asit damlası olarak bu memleketi asker etmiş o darbeci paşaların, "darbe dedenin" ve işkencecilerin etlerine değecek. İçimiz soğuyacak biraz, kalbimiz biraz olsun yağ bağlayacak.
Gala gecesi
Ne toz kalıyor tabii ne ter. 27 Ocak'ta yapılan gala gecesine şık şıkırdım gidiliyor. Gazeteciler, kameramanlar kırmızı halının yanında sipere yatmış bekliyor. Niyeyse bir manken geliyor, ben öylece öğreniyorum kırmızı halıya basılmadan önce paltoydu, gocuktu, atkıydı bu tip "tipsiz" şeylerin çıkarılması gerektiğini. Flaşlar patladığında hava çok soğuk değilmiş gibi yapılması gerektiğini.
Yapmıyoruz tabii, kırmızı halının arkasından dolaşıyoruz. Filmin ikinci yönetmeni Muharrem ve oyuncular, kurtarma sınavına beş dakika kalmış gibi, okuma bayramına bayramlıklarını giyip de gelmiş gibi bekliyor. Sırrı'nın açlık, siyaset, Mamak cezaevi, her türden meslekten geçip giderken çıkardığı, hep gülerek çıkardığı bir hikaye sonunda önünde kırmızı halılar serilen bir filme dönüşüyor.
Düşünüyor insan, şimdi hangi darbeci veya işkenceci hikayesini anlatsa önünde kırmızı halılar serilirdi? Hangimiz ağlardık onun hikayesine? Hangimiz gülerdik onunla birlikte? Bence biz kazanıyoruz. Giderek biz daha çok kazanıyoruz; yazıyorum buraya.
Sonra işte film başlıyor. Kolektif olarak gülünüyor, kolektif olarak çekiliyor burunlar. Ne ağlayarak çıkıyorsun filmden ne gülerek. Hayat gibi çıkıyorsun işte. Hayat gibi hafif ve onun kadar ağır.
Sonra bir gazeteci bana "Sizce 2006'nın sinema olayı neydi?" diye soruyor. Hayatta ilk kez bir filmde oynamışım, sorulur mu? Tabii ki "Beynelmilel" diyorum:
"Beni 'artiz' yapacak kadar iyi bir hikaye!"
Bu yüzden işte, gidip görülsün diye bu pek namuslu darbe filmi, filmde ne olduğunu hiç anlatmıyorum.
|
|
|

|