|
 |
|
|
Güç kimdeyse kıble odur
Güç sahibine göre konumlanmak kokteyl ve partilerde sık rastlanan bir durum değil mi?
tubakyol@yahoo.com
Kokteyllerde, partilerde bir tepe kamera ile insanların hareketleri izlenseydi ortaya nasıl bir film çıkardı?
Yıllar evvel bir arkadaşım eş durumundan bir patronun yalısındaki davete katılmış, orada bir kenarda dikilirken ve insanları izlerken aklına gelmiş bu fikir.
Patron arzı endam eylediğinde koskoca adamların ve koskoca kadınların nasıl patrona doğru hareket ettiklerini, onunla bir kelime konuşmak için nasıl neredeyse itiştiklerini, davetteki herkesin nasıl patronu kıble gibi belleyip o her yer değiştirdiğinde konumlarını onu görecek şekilde ayarladıklarını falan fark edince, bir tepe kamera hayal etmiş.
Şahane fikir değil mi?
Tıpkı hayvanların sürü içindeki yaşayışlarını, davranışlarını, hiyerarşik düzenlerini anlatan belgeseller gibi bir insan belgeseli...
Tam olarak bu değil ama şu yapılmış mesela:
British Museum'un bahçesine kameralar konmuş ve gelen giden, bahçede oturanlar izlenmiş uzun bir süre.
Netice?
British Museum'un bahçesinde vakit geçirenlerin, birini bekleyenlerin vesaire oturma düzeni primatların oturma düzeniyle aynıymış.
Genç erkekler kapıya yakın bir yerlerde oturuyorlarmış. Dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeye anında müdahale edebilmek için. Kadınlarsa daha ortalarda, daha korunaklı yerlerde...
Ve biz bunları konuşurken, iki erkek-iki kadın, oturma düzenimize dikkat ettik, bir de ne görelim: İki erkek kapıya yakın koltuklarda, biz kadınlarsa salonun daha iç kısmında oturmaktayız!
"Türk şoförü en asil duyguların insanı" değil midir yoksa?
Ralf bunu yazmamı özellikle rica etti. Türkiye'de trafik onu delirtiyormuş. Hayır, yoğunluk ya da sıkışıklık değil. Türk şoförlerin karşılarındakinin hayatını tehlikeye atarak yaptıkları manasız manevralar...
"Dörtlüler, Türkiye'de otomobillere yeni mi konmaya başladı?" diye sordu, "Türklerin korna ve selektör kullanma merakını biliyordum ama... Bu yıl bir de dörtlüleri yakıp arabaların üstüne üstüne sürme modası çıkmış."
Trafik sıkışıklığını yetersiz yollarla, bayramdaki ölümlü trafik kazalarını hatalı yollarla açıkladık diyelim, peki Ralf'e ne cevap vereceğiz?
"Türk şoförü en asil duyguların insanıdır-Mustafa Kemal Atatürk!"
Sonra da Ralf'e bu cümleyi belki de Atatürk'ün söylemediğini açıklamakla
uğraş dur...
Yok, bunu söylemedim.
Şunu söyledim:
Belki de bizde sürücü kurslarında otomobil kulanmak pek öğretilmiyordur. Parasını veren herkese ehliyet dağıtılıyor diye böylesine kuralsız davrananlar vardır.
Azıcık durakladı ama ikna olmadı.
O böyle düşünmüyormuş. Diğer ülkelerde de ehliyet alırken insanlara bir başkasının hayatını tehlikeye atmaması öğretilmiyormuş. Bu zaten bilinen bir şeymiş. En azından medeni insanlar bunu bilirmiş.
"Eğer trafikteki davranışlar bir toplumun uygarlık düzeyi hakkında ipucu veriyorsa..." dedi Ralf, "Türkler pek iyi durumda sayılmaz."
"Sayın valim" zıp dedi zıpladı
İstanbul'da hiyerarşik ortamlardan nispeten uzağım galiba. Elbette İstanbul'da da kokteyllerde falan bir kenarda durup mühim kimselerin çevresindeki hareyi izleyerek eğlendiğim oluyor.
Ama ne zaman küçük kentlere gitsem hadise abarıyor.
Valiler, kaymakamlar, belediye başkanları ve onların etrafında elleri ceketlerinin önünde iki büklüm dolaşan "sayın valimler, sayın başkanımlar, sayın müdürümler, tabii efendim, derhal efendim"ler...
Bu konumlar bu derece eğilip bükülmeyi talep ediyor mu hakikaten? Yoksa bu durumu yaratan konumlar ya da o konumlardaki insanlar değil de, çevrelerindekiler mi?
Babama şikayet ettim: Koca konvoy durdu. Yolun ortasında. Bir hadise var sandık. Meğer adam telefonla konuşuyormuş. Bu yüzden konvoy durdurulur mu?
"Adam durdurmamıştır" dedi babam, "Böyle şeyleri genellikle o adamlar yapmaz, çevresindekiler halt eder. Bazen de şöyle olur..."
Bir gün babamın yeni müdür olarak atandığı okula, yeni müdürle tanışmak ya da teftiş etmek için herhalde, vali gelmiş. Babam odasının kapısının önünde karşılamış valiyi. El sıkışmışlar. Hoş geldiniz, buyrun... Odaya girecekler. Bir adam babamın odasının kapısını tutuyor. Vali geçmiş. E biri kapıyı tutuyor, babam da geçmiş. İçeri girdiklerinde kapıyı tutan adamla tanışmış babam. Hayır, valinin koruması falan değil, milli eğitim müdürü. Üçüncü adam da emniyet müdürüymüş galiba.
Neyse oturacaklar. Babam valiye kendi koltuğunu teklif etmiş. Vali istememiş. Babam yerine geçmiş, oturmuş.
Babam dedi ki "Odada iki koltuk, iki de kollu sandalye vardı. Vali geçti, o kollu sandalyeye oturdu. Kısa boylu da bir adam. Neyse oturdu işte. Fakat milli eğitim müdürü fırladı yerinden, kendi koltuğunun altındaki minderi kaldırıp zorla valinin sandalyesinin oturma yerine koydu. Dedim ya vali kısa boylu..."
Burada tabii, babamı görebilseniz keşke, valinin taklidini yaptı bize. Oturmak için sandalyenin kollarından tutarak geriye doğru zıplayan bir adam hayal ediniz...
Bu arada milli eğitim müdürünün kaldırdığı minderin altındaki döşemede iki parmak toz olduğu için, o da koltuğun ucunda oturmuş ziyaret boyunca...
"Şimdi tüm bu olanlarda valinin ne suçu var? Hiç" dedi babam.
Emin değilim.
Konumların zihinleri belirlediği doğru olmalı.
Önce talep edilmeden başlasa da bu kırılıp dökülmeler, bir süre sonra hatlar karışıyor, galiba bu konumlardaki adamlar da bu tür davranışları beklemeye, hatta talep etmeye başlıyor.
Uçağı erken boşaltmak...
Doğruluğu şüpheli ama uçak yolculuklarımı eğlenceli hale getirdiği için ben inanmayı tercih ediyorum.
Bana bir hostes arkadaşım anlatmıştı. Bir psikolog söylemiş galiba, sonra da "bu saptama" kulaktan kulağa yayılmış. Uçak indiğinde ama henüz durmamışken, emniyet kemerinin ışığı yanmaya devam ederken ayağa fırlayan erkeklerin bir kısmı uçuş korkusundan müstarip olabilirmiş tabii. Ama diğer kısmı da büyük olasılıkla erken boşalmadan yana dertlilermiş.
Saçma ama ne yapayım, uçak seyahatlerinde inişin hemen ardından ayağa fırlayan erkekler beni güldürüyor işte.
Bir hostes mavrası bu. Benden söylemesi yani, hostesler de çok gülüyor böyle yerinden fırlayan erkeklere.
|
|
|

|