|
Bir günlüğüne gazeteniz olsa...
Kâğıdın kıymetini en çok hapishanelerden gönderilen mektuplar bilir. Söylenecek çok şey vardır; bu telaşa bütün mektuplar küçük gelir.
Herhalde bir de hiç konuşmamış, söylenen saçmalıklardan dolayı öfkelenmiş, söz sırası kendine geldiğinde bu öfkeyle nutku tutulmuş çocuklar böyledir. Önce kısaca ağlamaları gerekir...
Bu memlekette bir günlüğüne kendisine bir gazete verilse biriktirdiği öfkeden ötürü çocuk gibi ağlayacak, söz sırasını bu ağlama yüzünden kullanamayacağını düşünüp kendine kızacak, hızla yutup hıçkırığı, derdini hızlı hızlı anlatacak çok insan vardır...
Sahi, bir gazeteyi bir günlüğüne verseler size, ne derdiniz Türkiye'ye?
Orhan Pamuk gazetesi
Yazar Orhan Pamuk, pazar günü Radikal gazetesinin "konuk editörü" oldu. TCK 301'den çeken bir yazar ve iyi bir stratejist olarak Nâzım Hikmet'in resmini koyup birinci sayfaya, Cumhuriyet gazetesinin 50 yıl önceki şairi lanetleyen yayınını hatırlattı.
Böylece şık bir akıl oyunuyla yıllarca sürgünde, cezaevinde yaşamış, işkenceler görmüş yazar ve sanatçılarla aynı durumda olduğunu söylemiş oldu. Bir de Nobel'i haber yapmayan Cumhuriyet gazetesinden "intikam" alındı, yine son derece ölçülü ve şık olarak.
Yazının başında hapishane mektuplarından boşuna söz etmedim. Hakikaten büyük bir hapishanede yaşıyoruz biz. Özgürlüğün ve umudun tadını unuttuğumuz için, kemirip durduğumuz keder ve yılgınlığın kekre tadı, yakması gerektiği kadar yakmıyor içimizi.
Gardiyanlarımız o kadar çok ki ve o kadar yakın duruyorlar ki bize, biz artık onların kapıları tutan adamlar değil, arkadaşlarımız, akrabalarımız olduğunu sanıyoruz. Şimdi yeniden sormak isterim:
Yoksuluz, gecelerimiz...
Bir gazeteyi bir günlüğüne verseler size, ne derdiniz Türkiye'ye?
En çok eski Türkiye görüntülerini izlerken kederlenirim ben. Bilhassa meşhur 1977, 1 Mayıs görüntüleri. İnsanlar, göğsü derin bir nefesle genişlemiş, tek bir gövde gibi yürürken Taksim Meydanı'na nasıl da hayata, kendilerine inanır ve güçlüdür yüzleri. Birbirlerine, ne kadar çok olduklarına bakarlar, gözleri büyür hayretle.
'Gelenek' bekçileri vardı
Ben hiç tanımadım o yüzleri. Ben büyüdüğümde öyle görünmüyordu bu memleketteki insanlar. Mahallelerde "gelenek" bekçileri vardı, "dine saygı" ekmeğiyle beslenip semiz, faşist çavuşlara dönüşen. Polisler sanki bizden değilmiş gibi gerine gerine geziyorlardı sokakta.
Yoksullar kendinden daha yoksul olanı yok ediyordu ilk fırsatta. Yoksulluktan söz etmek ise "gıcıklık etmek, tat kaçırmak" sayılıp ayıplanıyordu. Ordu daha "höt" demeden el pençe divan duran "yazıcılar" vardı.
Eski işkence izleri marka giysilerle örtülüyordu gövdelerde, "Zaman değişti" deniyordu soranlara. İçlerindeki mutsuzluğun nereden geldiğini bilmelerine izin verilmeyen gençler hap atıyorlardı. Darbecileri çıkarıp el öptürüyordu televizyonlar.
Çocukları bile ayırdılar...
Kürt arkadaşlarım yaşadıklarını hep kısık sesle anlatıyorlardı, Ermeni arkadaşlarım hiç anlatmıyorlardı, Süryanilerin çok sonra öğrendim Süryani olduklarını. Çocukları bile ayırdılar "sınıflara" sonradan, artık kokulu silgili çocuklar hiç görmüyorlar silgisiz çocukları; hayatta yanlış yapma hakkı olmayanları. Ve gazeteler sadece o çocukların gideceklerini bile bile, inanılmaz bir konforla savaşı sürdürecek, yeni savaşlar çıkaracak manşetler atıyorlardı ha bire.
Bir günlüğüne bir gazete verseler bana, işte bütün bunlar için kimden intikam alınması gerekiyorsa ondan alırdım ben de. O eski, güzel yüzleri kim sildiyse bu topraktan, ondan.
Ama, bir yerine gazetenin, ayıptır söylemesi, şunu da yazardım Cemal Süreya'dan:
"Yoksuluz, gecelerimiz çok kısa!"
Eklerdim altına:
"Haberin devamı... sizde!"
ecetem@hotmail.com
|
|