|
Market tanrıları
Çok satan kitapları mı süpermarketlere koyarlar? Yoksa süpermarketlere koyulan kitaplar mı çok satar?
Sanır ki insanlar çok satan kitaplar marketlere koyulur. Oysa bu konuda yazılmış bilimsel makaleler tam tersini söyler. Bir "ortalama imalatı" sırasında alışveriş yapanın hangi kitabı "tüketmesi" gerektiğine karar veren bir popüler kültür mekanizması ortalamanın ne okuması gerektiğine karar verir ve o kitapları oraya koyar.
Mekanizma bilhassa kadınların hangi konularda hangi kitapları okuması gerektiğine dair bir fikir üretir ve aynı marka deterjanı almaya çalışan kadınlar giderek aynı kitapları okur, o kitaplardaki aşkı, o kitaplardaki hayatı tekrar etmeye çalışır ve vesaire vesaire... Bizim meselemiz ise o ortalama için "imal" edilen tanrılarla ilgili...
Bir süredir her gittiğim süpermarkette aynı rafları görüyorum. Kitap rafları bunlar. Küçücük, deterjanlarla kâğıt havlular arasına sıkışmış oluyorlar ya da tam ortada bir küçük kitap, bilgi anıtı gibi duruyorlar. Beyaz Türklere hitap eden bu pazarlama ve alışveriş anlayışı elbette bu. Yoksa kenar mahallelerin ucuzcu "hipermarketlerinde" böyle aydınlanmacı anıtçıklar bulunmuyor.
Rafların bilinçaltı
Bir süredir de izlemeye başladım bu raflardan hangi kitapların memlekete "pompalandığını". Nicedir bakıyorum, görüyorum ve yazmak istemiyorum aslında. İki nedeni var yazmayı ertelememin.
Birincisi, inançlarla ilgili bu memlekette tuhaf ve tehlikeli bir yanılgı var. İnanmak, tanrı vesaire ile ilgili soru sorduğunuzda bu ekspres olarak "inanana saygısızlık" olarak kodlanıp alt sınıf tarafından lanetleniyor, üst sınıf tarafından da "kültürel renkliliğimize Kemalist bir tavır" olarak algılanıp iki entelektüel tokat çakılıyor yüzünüze.
İkinci nedenim ise, bu raflarda gördüğüm şeyi neredeyse pornografik bulmam. Bir memleketin yaygın bilincinin ve yaşam kültürünün bir süpermarket rafından okunabilmesi biraz haksızlık, biraz da pornografi gibi geliyor bana. Ama yazmalı değil mi? Yazmalı bence, her şeyi.
Tanrı-devlet-şüphe
Dikkat ettim de üç konu etrafında birleşiyor bütün kitaplar:
Tanrı, devlet ve şüphe.
"Sabah namazına nasıl kalkılır" gibi alt başlıkları olan kitaplarla "Nasıl Atatürkçü olunur?" kitapları yan yana. Son yıllarda buna eklenen üçüncü kategori ise "komplo" saplantılı kitaplar: Dünyayı yöneten, memleketi yöneten, bizim beynimizi ele geçirmeye çalışan gizli örgütler, oluşumlar, vesaire. Memleket böyle yaşıyor yani:
Namazla, Atatürk'ün kabalaştırılıp karikatürize edilmiş fikriyatıyla ve bir yığın bilinemez olayların sürüp gittiğine dair tuhaf bir şüpheyle, hatta şüpheye duyduğu inançla. Ama bundan daha tuhafı da var. Şöyle ki...
Spiritüel kentlidir!
Beyaz Türklere hizmet veren marketlerde nicedir spiritüel kitaplar en çok rağbet görenler arasında. Müslümanlıkla pek ilgisi olmayan ya da zayıf bağlantıları bulunan bu kitaplar hangi ihtiyacı karşılıyor acaba?
Bir süredir dikkat ediyorum o kitapları alan kadınlara. Yukarıdaki üçlü kategori arasında sıkışıp kalmış kadınların kendilerine bir çıkış yolu aramaya çalıştığını düşündüm. Müslümanlık nicedir "örtünmekle" ilgili bir şey, varoşla ilgili bir şey olarak algılandığı için kadınların kendilerine yeni, daha şehirli, daha şık tanrılar aradığını düşündüm.
Belki kadınlar bir "ırk" olarak çok tanrılı dinlere daha uygun bir yaradılışa sahiptir, hep düşünürüm bunu. Ama raflardan pompalanan yeni "inanç ortalaması" pek bu kadar derin değil sanki.
Bu, daha ziyade temelde Müslüman olan ama kendine bu dinin Türkiye'de yaşanma biçimi içinde yeterince havalı bir yer bulamayan kadınlar için üretilen yeni bir ortalama. Tıpkı hacdan çok şık ve oryantalist kıyafetlerle dönen sosyete gibi bu da bu dinin yaşanma biçimi için yeni kapılar aralamaya çalışıyor kanımca.
Ben bunları görüyorum. Siz neler görüyorsunuz o raflarda?
ecetem@hotmail.com
|
|