|
Bir telefon: 'Ben Gülseren Sadak'...
KKTC'deki kumarhanelerde, birtakım garip adamların patlattığı silahlarla mafyamsı cinayetlerin işlendiği günlerdi.
Ajans haberlerini izlerken çalan telefona koştuğumda, kırk yılı aşkın bir zamanın bulutları gerisinde kalmış dost ve tatlı bir kadın sesi:
- Ben Gülseren Sadak, diyordu.
***
İçime masal perilerinin ikram ettiği bir kadeh gizemli konyağın şaşırtıcı kıvılcımları döküldü:
- Nasılsın Gülseren, nerelerdesin?
- Ben Kıbrıs'tayım, buraya yerleştim, gelsene...
- Yahu neler oluyor oralarda; mafyacılar birbirleriyle mi hesaplaşıyorlar, ne yapıyorlar?
***
Gülseren, güncel olayların yerlere devirdiği çöp tenekelerinden çok uzakta, kendi âlemindeydi:
- Onlar kumarhaneci falan, boş ver onlara; havalar buralarda çok güzel, gelsene...
***
Gerek İstanbul'da, gerek Avrupa ile Asya'nın çeşitli kent ve radyolarında verdiği konserlerle, kim bilir kaç tane de kolayından erişilmez ödül kazanmış olan, gençliğimizin unutulmaz dostu ve ünlü piyanist Gülseren Sadak...
***
Gülseren'in babası viyolonselist Muhiddin Sadak da, ortaokuldayken kendisine pek özendiğimiz, her gün değişik giyinen ve "sıradanlığı" elinin tersiyle itip duran, zarif bir müzik hocamızdı.
O Muhiddin Sadak ki, 1960'lı yıllarda da, en geç iki günde bir buluştuğumuz katmerli bir dostluğun, dördüncü boyuttaki kalite maestrosu olmuştu.
***
1960'lı yıllar...
27 Mayıs darbesinden sonra düzenlenen 1961 Anayasası, ömürleri kahırlar içinde geçmiş sanatçı dostlara biraz nefes aldırır gibi olmuştu.
Ruhi Su'lar, Ulvi Uraz'lar, Hasan İzzettin Dinamo'lar, Balaban'lar, Rıfat Ilgaz'lar, Orhan Kemal'ler, Kemal Tahir'ler kendi yaratıcılıklarının şavkı içinde, şöyle bir:
- Ohh, demenin eşiğine gelmişlerdi.
***
Sabahattin Eyüpoğlu'nun evinde, yerel ve evrensel edebiyatın rakı kadehleriyle de zemzemlenen gökkuşakları dokunur; "resmi tarih"i fiskeliye fiskeliye, dışarıya çıkmış ilk padişah olan, Sultan Aziz'in şakacılığıyla Fransa'daki serüvenlerinden eğlenceli sahneler anlatılırdı.
Yaşar Kemal'in de gençlik ve coşunca yanık türküler söylediği yıllardı.
***
Vazgeçtik ele avuca sığmasını, kendi kabına da sığmayan, her an füzelenen bir tamperamanın muhteşem sanatçısı ve bizim Ali Oraloğlu'nun da güzeller güzeli eşi Lale Oraloğlu'nun, Lale Tiyatrosu'nda oynadığı piyesleri kimse kaçırmazdı.
Ref'i Cevat, öylesine hayrandı ki Lale'ye; salonun ilk sırasındaki koltuğunu, hiçbir akşam boş bırakmamak özlemleri kabarırdı sanki içinde...
***
Çalan telefona koştuğumda, kırk yılı aşkın bir zamanın bulutları gerisinde kalmış dost ve tatlı bir kadın sesi:
- Ben Gülseren Sadak, dediğinde...
***
Buralardan da, değerleri kör kuyulara süpürülmüş, ne kadar sanat adamının geçmiş olduğunu düşündüm.
Sonra aklıma onların, hangi koşullar altında hayata son bir veda selamı gönderdikleri geldi...
Hele hele sahne sanatçılarıyla, yazı adamlarının ve müzisyenlerle ressam ve heykelcilerin...
Sadi Tek'ler, Muammer Karaca'lar, Cahide Sonku'lar, Osman Nihat'lar, Akagündüz'ler, Mahmut Yesari'ler, Suat Derviş'ler, Naci Sadullah'lar, Edip Hakkı'lar, Zühtü Müridoğlu'ları...
***
Siyasal çekişmelerin şekersiz aşuresinde sık sık cankurtaran simidi olarak kullanılan, Mithat Cemal'in hamasi mısralarını; -aruza da boş vererek- değiştirmek geldi içimden:
Bayrakları bayrak yapan evrensel değerlerdir;
Toprağı vatan yapan, unutulumayan eserlerdir.
***
Ama ya evrensel değerler, hiç mi hiç umursanmıyor ve kuşakları kuşaklara bağlayan şahyapıtlar da, unutulup gidiyorsa...
O zaman da "gelişmiş"lik payesine, bir yandan bayrak direklerini, bir yandan da minareleri yükselterek varılacağı sanılır.
1618 Genç Osman döneminden bu yana, "gelişmiş"lik düzeyine erişmek için benimsenmiş yöntemlerde nasıl aldanılmışsa, bir kez daha aldanılır.
c.altan@prizma.net.tr
|
|