|
Siyasetçi aranıyor!
Siyasetçi aranıyor bu ülkede! Beylik klişelerin ötesine geçebilecek, boğayı boynuzlarından tutabilecek, yürekli, tarih bilincine sahip siyasetçiler...
Niye mi?..
Avusturya Alpleri'nde, Salzburg yakınlarında bir göl kıyısıydı. Ihlamurların, kestane ağaçlarının, çınar ve çamların altında uzun uzun yürümüştük Hrant Dink'le.
2005 yılı baharıydı.
Kimi güncel kimi tarihsel bir dolu haksızlığa karşı yanan yüreğini açmıştı bana. Her zamanki gibi içtenti, sıcaktı, heyecanlı heyecanlı, duygu fırtınaları içinde konuşuyordu. Yıldırım Türker'in deyişiyle duygusal bir adamdı Hrant, yüreğinin freni yoktu.
Can kulağıyla dinlemiştim.
Yakalamaya çalıştığı bir şey vardı. Ermeni meselesinde klişelerin, sloganların ötesinde bir şey... Ya da beylik lâfların ötesinde bir şey...
Sorunun özü de buydu.
Ezberleri ıskalamak, bozmak!
Türkiye'de bin yıldır dayatılmaya çalışılan resmi söylemi aşmak... Ermeni Diasporası'nda bin yıldır hiç değişmeyen fanatizmi aşabilmek...
Konuşuyor konuşuyordu.
Ezberleri sorguluyorduk. Türk-Ermeni ilişkilerinin, Türkiye'yle Ermenistan'ın düşmanlık değil de, nasıl dostluk üstüne oturabileceğini sesli düşünüyorduk.
Anımsıyorum:
"Diaspora Ermenilerine sesleniyorum. Ne Türkiye'den, ne dünyadaki herhangi bir devletten, parlamentodan 'Soykırımı kabul edin!' diye bir talepte bulunulmamalı. Bu benim milletimin acısıdır. Ben bu acımı onurumla sırtlarım, ebediyete taşırım. Birilerinin benim bu acımı paylaşması ve onların insan haklarına, demokratik duruşuna ilişkin kendi bileceği şeydir. Türkiye soykırım meselesinin sorun olmaktan çıkmasını istiyorsa, bu sorunun bu topraklarda halklar, toplumlar arasında konuşulur hale gelmesi lazım.
Bu olay bu bölgede, bu topraklarda yaşandı. Alternatif tarih kaynakları yayımlanabilmeli, okunabilmeli. Ben, Türkiye soykırımı kabul etsin demiyorum. Türkiye, bu tartışmadan korkmadığını dünyaya ve Ermenilere göstermeli diyorum. 'Amerikan Kongre'lerine, Fransız Senatolarına gerek yok, gelin burada bunu tartışalım' demeli..."(Neşe Düzel röportajı, Radikal, 5.7.04)
Güzel bir bahar günüydü.
Salzburg Seminerleri'nde, konusu Ermeni meselesi olan bir toplantı için toplanmıştık göl kıyısındaki bir şatoda... Hrant, en çok önemsediği konuyu vurguluyordu:
Türkiye'nin demokratikleşmesi.
Hepimizin ortak derdi yani...
Avrupa Birliği yolunda gitgide demokratikleşecek bir Türkiye'nin rahatlayacağını, kendi sorunlarıyla da, kendi tarihiyle de hesaplaşacak özgüven ve olgunluğa sahip olacağını düşünüyordu.
Dışarıdan soykırım dayatmalarının, Türkiye'de fanatizmi, milliyetçiliği körükleyerek, zaten demokrasi korkusu yaşayanların elini güçlendirecekti ve zaten güçlendiriyordu Hrant'a göre.
Haklıydı.
PKK'nın şiddet ve terörle bağının da, Türkiye'de AB yolunu keserek demokrasiyi ikinci sınıflığa, üçüncü sınıflığa mahkum edenlerin değirmenine su taşıdığını söyleyince, bana aynen katıldığını hatırlıyorum.
Türkiye'de devletin hoyratlığından konuşmuştuk. Türk insanının bazen dışa vuran kırıcılığından tedirgindi. Bunları örnekleyerek içindeki acıları, tepkileri ifade etmişti o göl gezintimizde...
Anımsıyorum:
"Cumhuriyet'in kuruluşunda 300 bin Ermeni yaşıyordu Türkiye'de. O tarihlerde Türkiye nüfusu 13 milyondu, bugün 70 milyon. Ermeniler ise sadece 60 bin. Türkiye nüfusu artarken biz niçin azaldık?.."
Dertlenmişti:
"Türkiye'deki farklı kültürleri tanıtan bir ders kitabı bile yok. Bırakın bir ders kitabını, bir Türkçe kitabında bir cümle bile yok, 'Ali topu Ayşe'ye at' cümlesinin yanında bir de, sözgelimi, 'Ali topu Agop'a at!' diye bir cümlecik..."
Türkiye'yi seviyordu.
İstanbul'a aşıktı.
Kendi köklerinin bulunduğu yerde yaşamaktan nasıl mutlu olduğunu dinlemiştim. Ama geçen cuma günü, ölümünden bir iki saat sonra Agos gazetesinde sevgili karısı Rakel'in acı dolu haykırışları içimde tarifsiz bir kederi büyütürken düşünmeden edemedim, keşke ailesini alıp çekip gitseydi Hrant diye...
Sorgulamaya düşkündü.
Eleştirel düşünürdü.
Bağımsız düşünürdü.
Bu yüzden Ermeni Diasporası ile de, Ermeni Kilisesi ile de görüş ayrılıkları vardı. Kendi fanatiklerine de kafa tutardı.
Ne yapmalıyız şimdi?..
Hrant'ın ölümü, Türkiye'nin Ermeni meselesini beylik klişelerin, beylik lafların ötesine taşıyabilse...
Türk-Ermeni ilişkilerinde, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde düşmanlık değil, dostluk kapısını açabilse...
Hrant kardeşimin acısı, bizim artık olgunlaşmaya başladığımızı gösterecek bir eşiği geçmemizi sağlayabilse...
Beylik klişeleri aşabilsek!
Ezberleri bozsak!
O kadar güç mü?
Bu sorunun karşılığını araştırmak belki en başta bu ülkenin siyasetçilerine düşüyor. Cesur, yürekli, kararlı, tarih bilincine sahip siyasetçi var mı bu ülkede?..
Sevgili Hrant, bu satırları noktaladıktan sonra şimdi seni sonsuzluğa uğurlayacak cenaze törenine gideceğim.
Rahat uyu sevgili kardeşim!
Ve unutma yalnız değilsin.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|