|
Son 50 yıla tanıklık eden gazeteciler
Bu gece Genç Bakış'ta çok özel konuklar var. Türkiye'nin son 50 yılını, hiç aralıksız günbegün izleyen gazeteciler. Yakın tarihimizi, siyasetten ekonomiye, medyadan teröre, her yönüyle onlarla birlikte sorgulayacağız. Altan Öymen, Hasan Pulur, Necati Zincirkıran ve Oktay Ekşi. Onlar 1950'de gazeteciliğe başladılar. O günden bugüne, aralıksız 50 yıldan daha fazla süre, yakın tarihimize tanıklık ettiler.
İstanbul Üniversitesi'nde gerçekleşecek olan bu çok özel programda, İnönü'den Bayar'a, Menderes'ten Demirel'e, Özal'dan Baykal'a, Erdoğan'a tüm politikacılar mercek altına yatırılacak. Darbeler, cumhurbaşkanlığı seçimleri, suikastlar ve Türkiye'ye damgasını vuran diğer tüm olaylar bir bir irdelenecek. Hem de bugüne kadar yazılmayan, konuşulmayan yönleriyle...
6-7 Eylül olaylarının yaşandığı İstanbul ile dünkü İstanbul arasındaki farkı, Kuzey Irak ve Kıbrıs'ta oynanan oyunları, ekmeğin karneyle satıldığı günlerden kuş sütünün eksik olmadığı (!) bugünlere nasıl gelindiğini tüm ayrıntılarıyla, birinci elden anlatacaklar.
Gençler, gençler, gençler
Gençlerimiz yakın tarihimizi bilmiyor. Kabahat kimin? Onların mı? Yoksa onlara yakın tarihimizi öğretmeyenlerin mi? Ya da farklı gurupların kendi fikirleri doğrultusunda tarihi istismar etmeleri mi?
Son 50 yılda neler değişti? Neler hiç değişmedi? Yakın tarihimizin gazeteci objektifliğiyle sorgulanmasını merak ediyorsanız, 23.50'de Kanal D'niz açık olsun. Eminim ki geçmişte, geleceğimize yönelik çok önemli ipuçları bulacağız...
Hani ülkemizin en büyük sermayesi gençlerdi? Bu köşede defalarca dile getirdik:
Gençlerimize sahip çıkalım, eğer onların geleceğine sahip çıkmazsak, her biri, her an, nerede, ne zaman ve hangi gerekçeyle patlayacağı belli olmayan mayınlara dönüşür...
Öyle bir eğitim sistemimiz var ki 15-16 yaşındaki gençleri bir anda sokağa atabiliyor. Eskiden belge sınavları vardı. Öğrenci bir şekilde bu sınava hazırlanıp yeniden öğrenci olabiliyordu. Şimdi bu mümkün değil. Ancak açıköğretime kaydolup uzaktan öğrenci olabiliyorsunuz. Ama bu çözüm değil.
Uzaktan eğitimi keşfedenlerin ve çağdaş dünyada uygulayanların hedef kitlesi yetişkinler. Oysa biz sınıflar kalabalık diye gençlere uyguluyoruz. Yanlışların en büyüğü de bu.
Öyle ya da böyle gençlerimizi en az 18 yaşına kadar eğitim sisteminin içinde tutmalıyız. Örneğin genel eğitimde başarılı olamayanlar, mesleki eğitime ya da çıraklık eğitimine kaydırılabilir. Sokağa atmak son çare olmalıdır.
En kısa zamanda bir gençlik politikası oluşturulmalıdır. Eğer bu konu, gençlerden sorumlu devlet bakanlığına bırakılırsa vay halimize. Zaten o koltukta kim oturuyor olursa olsun, tek başına bir bakanlığın altından kalkması da mümkün değil.
Bu konu, Başbakan'ın başkanlığında ilgili tüm bakanların koordinasyonunda masaya yatırılmalıdır. Öğrencilerin eğitim sorunları kadar istihdamları da giderek önem kazanıyor. Eğer her ikisini de gerçekleştiremiyorsanız, o boşluğu dolduracak başka alternatifler üretmeniz gerekiyor.
Siz bunların birini bile yapmayıp gençler neden kamplara ayrılıyor, neden şiddete yöneliyor, neden diye başlayan cümleler kurmaya devam ediyorsanız, hâlâ çözümün çok uzağındasınızdır.
Gençler, 60'ta, 70'te, 80'de ve şimdi 2000'li yılların başında yeniden kullanılıyorlar. Hadi onlar genç ve tecrübesiz, ya biz büyükler? Onlar için ne yapıyoruz?
Özetin özeti: Bayan Dink'in söylediği gibi, onların hepsi masum bir bebek olarak doğuyorlar. Bu hale getirenler ise biz yetişkinleriz. Ne olur artık onlarla suçlu olmadan ilgilenelim...
aguclu@milliyet.com.tr
|
|