Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 24 Ocak 2007 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Türkiye vicdanına yürüyor


Büyük bir vicdan azabı... Öyle ki yapamadığımız, beceremediğimiz, sustuğumuz, korktuğumuz, çekindiğimiz her şey için bir vicdan azabı... Hrant'ın gidişiyle gelen, bütün ülkeyi kaplayan, genişlemesine ve derinlemesine bir vicdan azabı...
Kalabalıklar, sanki tetiği kendisi çekmişçesine ağlıyor İstanbul'da. Tuhaf şey. Çünkü insanlar Hrant'ın gidişiyle birlikte ve aynı anda bir çok şeye ağlıyor. Herkes neyi yitirdiyse ona ağlıyor. Hrant, insanları kendi kalbine çağırırdı.
Şimdi insanlar, tıpkı onun istediği gibi, kendi kalbine, kendi suçluluğuna, kendi vicdanına yürüyor. Bugünkü kalabalık bu. Bugünkü kalabalığın yürüdüğü yer bir mezarlık değil. Türkiye bugün kendi vicdanına, kederine ve tüm kayıplarına yürüyor...

Hrant gülerdi
Hrant görseydi gülerdi muhakkak. Hiçbir şeye gülmese bile, bir canlı yayında, mühim adamlardan birinin, cinayetten söz ederken ağlamaklı olup "Artık komşular bile birbiriyle konuşmuyor" deyişine gülerdi.
İş oralara geliyor işte. İnsanlar bütün yitirdiklerine ağlıyor Hrant ile birlikte. Hrant, toprağa düşerken görüyorlar ki toprağa neler neler düşürmüşler aslında.
Herkeste "Bir hikâyenin sonuna geldik" hissi. Canlı yayınlarda, normalde çok soğukkanlı olan televizyoncuların bile delirip öfkeyle konuşmaya başlaması bundan. Hrant'ın bir yazısını bile okumadığına adım gibi emin olduğum teyzelerin, amcaların Agos gazetesi önünde ağlayamaya başlaması bundan.
İnsanlar sadece Hrant'ın değil, bir ülkenin yasını tutuyor. Yitirdikleri artık kesin olan bir ülkenin. Artık anladı herkes: Bu geri dönüşü olmayan bir parçalanma. Artık hiçbirimiz birbirimizi bir ülkede yaşadığımıza inandıramayız. Artık kimse bize bir ülkede, bir halk olarak yaşadığımıza inandıramaz.
Demiştim bir zaman:
Bir çakıl taşını dahi vermedikleri bu ülkede her gün insanlar ölüyor. Hrant ile birlikte şimdi insanlar artık ellerinde sadece çakıl taşlarının kaldığını görüyor...
Zanlının "yalnız kurt" olabileceği söyleniyor. Bir örgüt bağlantısı olmayan yeni bir katil tipi olabileceği. Başkaları ise "derin devlet" ile bağlarının çıkarılması gerektiği görüşünde. Ben şöyle düşünüyorum:

Yalnız "köpekler"
Ne "yalnız bir köpek"ti katil ne de gizli bir örgütle bağlantısı var. Her ikisinin ortasında bir yerde bu mesele. Bu hikâyedeki katil asla yalnız değildi. Televizyon dizilerinden, büyük gazetelerin başyazarlarına, devletin en üst katlarından partilerin ilçe örgütlerinin en dibine, camilerin avlularından okulların bahçelerine kadar her yerde korunan bir kimlikti bu.
Bu kimlik, bu "örnek vatandaş" tipi, Susurluk'tan sonra yaratıldı. Mumlarımızı yakıp, ışıklarımızı yakıp söndürürken seslerimizi susturanlar, bu kimliği bu memlekete armağan etti. Biz yenildik, "onlar" yendi ve yeni doğan çocuklar "yenen" tarafta yer almak istedi. Susurluk bölünerek çoğaldı, sokaklara, mahalle kahvelerine, okullara, camilere yayıldı.
Bu ülkenin "esas sahibi" onlar. Biz hep sesimizi kısarak konuşmak zorundayız onların yanında. O kadar ki Hrant'ın gittiği gün yanımdan geçerken "Gebersin it!" diyen, 20 yaşında bile olmayan "delikanlı"ya hiçbir şey diyemiyorum ben. Çünkü daha bakar bakmaz yüzüne, elini ceketinin içine götürüp büyük bir kendine güvenle dönüp soruyor:
"Bi' derdin mi vardı?"
Biliyorum ki bir şey desem en yakın kahveye girip bağırabilir:
"Vatan haini! Dinimize, bayrağımıza küfretti!"
Biliyorum ki o andan sonra başıma gelecek şey ölmekten beter.
Şimdi Türkiye buna ağlıyor işte. Köpeklerin değil, insanların yalnız olmasına... Taşları bağlayıp köpekleri salanların kanlı zaferine...
İstanbul'daki kalabalık bugün bu kedere doğru yürüyor. Bu vicdan azabıyla. Biz korktuk ve en güzel çocuğumuz öldü, herkes, her nasılsa, Hrant'ı hiç tanımasa bile, bunu dibine kadar biliyor.
Hrant, görüyor musun?
Sevgili arkadaşım, acı acı gülüyor musun?

ecetem@hotmail.com








Taha AKYOL
Sarı Gelin
AGOS gazetesinin önündeyim. Hrant Dink'in cen...
Çetin ALTAN
Yazar ve azınlık düşmanlığının süngüleşmiş dikenleri
Kazara Türk ve Müslüman olarak doğmadın mı, h...
Melih AŞIK
Usta tertipçiler
Ardında özgür güvercinler, barış ve kardeşlik...
Fikret BİLA
Trabzon için psikopolitik bir analiz
Hrant Dink, ailesinin de arzu ettiği gibi gen...
Hasan CEMAL
Siyasetçi aranıyor!
Siyasetçi aranıyor bu ülkede! Beylik klişeler...
Güneri CIVAOĞLU
Ters tepti
Âşık Keşişoğlu aslında Ermenidir. Asıl adı, D...
Abbas GÜÇLÜ
Son 50 yıla tanıklık eden gazeteciler
Bu gece Genç Bakış'ta çok özel konuklar var. ...
Hurşit GÜNEŞ
Kayıtdışı nasıl azalacak?
Önceki gün TÜSİAD kayıtdışı ekonomi konusunda...
Nail GÜRELİ
Tetikçiden önce vali muavini ile savcı konuşmalı
Hrant Dink'i, onu koruyamamanın mahcubiyetini...
Metin MÜNİR
Yatırım bankacılığında yabancılarla yeni dönem
Yakın zamana kadar yatırım bankacılığı alanın...
Hasan PULUR
'Şiddet'le yatıp, kalkıp eğlenenler...
İNSANIN umutsuzluğa kapıldığı anlar vardır, n...
Meral TAMER
Hrant Dink, Güngör Uras ve Davos
İlk kez bu yıl ayaklarım geri geri gidiyor Da...
Ece TEMELKURAN
Türkiye vicdanına yürüyor
Büyük bir vicdan azabı... Öyle ki yapamadığım...
Osman ULAGAY
'Büyük resim' ve Hrant Dink cinayeti
Davos'a gitmek üzere geldiğimiz Zürih'te, hav...
Güngör URAS
Evner Ergun'u unuttuk
Hrant Dink dostumdu. Ermeni olduğu için öldür...
M. Ali BİRAND
Liderler sınıfta kaldı, toplum Hrant'ı kucakladı...
Bundan daha güzel bir fırsat bulunamazdı.

© 2006 Milliyet