|
 |
|
|
Bulgar ajanın hatıraları
Bulgaristan İstihbarat Örgütü Dış İstihbarat Daire Başkanı Dimo Stankov, anılarını "Yeter Sustuğum" adlı kitabında topladı. Kitapta Türkiye'yi de yakından ilgilendiren konular var
BELMA AKÇURA
Bir dönem Bulgaristan İstihbarat Örgütü (DS) Dış İstihbarat Daire Başkanlığı görevinde bulunan Dimo Stankov, anılarını "Yeter Sustuğum" adlı kitabında topladı. İlk olarak Bulgaristan'da yayımlanan Stankov'un kitabı, "dostum" dediği yazar Refik Erduran tarafından Türkçeye çevrildi.
Yakında Türkiye'de de yayımlanacak olan kitapta, birçok ülkeyi ilgilendiren istihbarat olaylarının yanı sıra Türkiye'deki istihbarat ilişkilerine de yer veriliyor. Stankov kitapta; Türk istihbaratının, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca hakkında kendilerine bilgi vermek için önce para istediğini, daha sonra yardımcı olmaktan vazgeçtiğini öne sürüyor. İşte Stankov'un kitabından, Türkiye'yi de yakından ilgilendiren kesitler...
"Ağca ile ilgilenmeyin, o işe MİT bakıyor"
Stankov, Ağca'nın İtalyan mahkemesinde yargılanırken iddia ettiği gibi Vitoşa Nüotani ve Moskova otellerinde kalmadığını, bütün otellerin telefon konuşması makbuzlarının tarandığını, kayıtlarda Yoginder Singt (Ağca'nın taşıdığı iddia edilen sahte kimlik) adına rastlanmadığını belirtiyor. Ardından şöyle devam ediyor:
"Mart ve nisan aylarında Sofya Oteli'nden Türkiye ile iki telefon konuşması yapılmış. Biri dokuz, ikincisi dört dakika sürmüş. Bu konuşmaların hangi telefon numaralarıyla yapıldığı ve o numaraların kimlere ait olduğu soruldu Türk tarafından. Gerekli bilginin verilmesi için 2 bin dolar istendi. 'Peki' denildi. Ama sonunda ilgili Türk memur vazgeçti. Çekindiğini söyleyerek şöyle dedi: 'Bu işle uğraşmayın. MİT bakıyor.'"
"Bulgar parmağı"nın sorumlusu kimdi?
Stankov; 13 Mayıs 1981'de Mehmet Ali Ağca'nın 9 milimetrelik tabancayla Papa'ya ateş ettiği olayda suçlanan üç Bulgar vatandaşının üçünün de İtalyan mahkemesinde yargılanıp aklandığını hatırlatıyor ve buna karşın hiçbir kanıt olmadığı halde Papa'ya suikastte "Bulgar parmağı" lafının bugün bile söyleniyor olmasından "Terör Şebekesi" adlı kitabın yazarı Amerikalı Claire Sterling adlı gazeteciyi sorumlu tutuyor. Stankov, Sterling'in CIA bağlantılı olduğunu da öne sürüyor.
Stankov, İtalyan polisinin Papa suikastında Ağca'ya silah vererek yardım etmekle suçlandığı için üç yıl cezaevinde yatan Bulgaristan'ın Balkan Havayolları Roma Müdür Yardımcısı Sergei Antonov için ise "Beni en üzen kişisel dram bir vatandaşımın çektiği acılar oldu" diyerek şöyle devam ediyor:
"İlaçlar yüzünden hafızasını kaybetti"
"Antonov ile ilgili tek kanıt Ağca'nın ifadesiydi yine! Silahı Antonov'dan aldığını o söylüyordu. Biz Bulgaristan'da dehşete düştük. O türden işlerle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bir insanın tutuklanmasına akıl erdiremiyorduk... Antonov cezaevinden çıktığında hastaydı. Cezaevinde verilen birtakım 'ilaçlar' yüzünden hafızasını yitirmişti. Karısı, kızını yanına alıp onu terk etti. Hükümet de unuttu onu. Halen işsiz. En büyük acısı eşi ve kızından kopukluğu. Onları sevmekten vazgeçmiyor. Ağca olayının kişisel düzeydeki bir sonucu da bu işte."
Türk istihbaratçıların kod adı "Jane Teyze"
Stankov, Türk istihbaratçılarını ise isim vermeden "din değiştirip İslam'ı seçen, Suudi Arabistan kralına danışman olan eksantrik bir İngiliz diplomatının oğlu" diye tanımladığı ünlü ajan Kim Philby'nin ağzından anlatıyor. Stankov, İngilizlerin kendi aralarında şaka yollu Türk istihbaratçılarına "Ned Amca", "Jane Teyze" gibi kod adları verdiğini söylüyor.
"İlk hava korsanı Türkiye'de"
"30 Haziran 1948 günü Varna'dan Sofya'ya uçmakta olan Bulgar Havayolları uçağında dört kişilik mürettebat vardı: Pilot Şaroplev, iki yardımcısı Nedalkov ve Maznev, bir de General Ganev. Bu sonuncusu kurumun baş yöneticisiydi; katıldığı bir törenden dönüyordu. 16 yaşındaki kızıyla birlikte yolcular arasında bulunan emekli Albay Mihalakev silahlıydı.
Eski rejime bağlılığı bilinen bu sağcı subay ordudan çıkarılmıştı. Sinirli görünüyordu... Mihalakev kalktı, ateş edip Nadelkov'u öldürdü. Sonra koşarak pilot kabinine girdi. Arkadaşları da fırlayıp silahlarını yolculara çevirdiler. Kabinde Mihalakev General Ganev ile Maznev'e de ateş ettikten sonra tabancasını pilotun kafasına dayayıp 'Türkiye'ye!' dedi. General Ganev de tüm çabalara karşın öldü.
Türkiye'de iyi karşılanacağını ummuştu. Ama hesabı tutmadı. Ağır sorgulardan geçirildikten ve bildiği her şeyi anlattıktan sonra da uzun süre cezaevinde kaldı. Tek başına kalan 16 yaşındaki kızı Türkiye'de görevli Amerikalı subaylarla düşüp kalkmaya başladı. Biriyle evlendi, ama evlilik yürümedi. Sonunda fahişe oldu. Çok geçmeden de öldü. Mihalakev mahpusken ve cezasını çekip çıktıktan sonra yetkililere 'Bana istihbaratçılık eğitimi verin, size hizmet edeyim' dedi.
O isteğinin geri çevrilmesinin nedenini kestiremiyorum. Sonra çıkmış aflardan yararlanarak ülkesine dönmek istedi. Aldığı yanıt şöyleydi: 'Dönebilirsin. Ama uçak kaçırdın, iki kişiyi öldürdün. Bundan sorumlu tutulacaksın.' Vazgeçti dönmekten. Kızının acı ve utanç verici sonu oldu Mihalakev'i asıl yıkan. İlk hava korsanı üzüntüye dayanamadı, bir süre sonra bir Türk mülteci kampında o da öldü."
"Gerçek dostum Refik Erduran"
"1960'lı yılların ortalarında tanıma fırsatını bulduğum Türk gazeteci ve oyun yazarı Refik Erduran'dı. O dönemde ülkenin önemli gazetesi Milliyet'te günlük sütunu, en üst düzeyde yöneticilerle sürekli teması, kamuoyunda saygınlığı ve etkisi vardı... Ben Erduran'ın görüşleriyle kendiminkiler arasında şaşırtıcı paralellikler görüyordum. Sanki konuşup, anlaşıp, birlikte kaleme alıyorduk çoğu yazısını...
Ekonomik durumumuzu ve Bulgar halkının yaşamını yakından görmesi için Erduran, Dışişleri Bakanlığımızca birkaç günlüğüne davet edilince sevindim. Tanışınca hemen kaynaştık; sözünü sakınmadan konuşması, sivri sorular sormaktan çekinmemesi, benim sorduklarımı da dürüstçe ve açık sözlülükle yanıtlaması dostluğumuzu hızla pekiştirdi.
Diyaloğu sürdürmek için fırsat buldukça buluşmaya karar verdik. Ama nasıl yapacaktık bunu? Türkiye'de komünizm paranoyası vardı. Bir Bulgar istihbaratçısıyla görüşmek insanın başını derde sokardı kesinlikle. 'Yolculukların belli olunca bana bildir. Denk düştükçe Bulgaristan'da yahut senin gittiğin yerlerde buluşup konuşuruz' dedim. Aklı yattı. Öyle yaptık. Rejim değişinceye kadar fırsat buldukça diyaloğu sürdürdük."
"İsmail Erez'le yiyemediğim yemek"
"Paris'te güneşli bir sonbahar günü Romanya Büyükelçiliği öğle ziyafeti veriyordu. Daha önce birkaç kez görüşmüş olduğum Türkiye Büyükelçisi İsmail Erez idi. Hemen yanına gittim... Uzun uzun konuştuk... 'En yakın zamanda elçilikler dışında, başka bir çevrede buluşalım' dedi Erez. Birlikte dışarı çıktık. Erez Türk bayrağının dalgalandığı elçilik arabasına bindi, 'Görüşmek üzere' dedi, uzaklaşırken pencereden el salladı.
Bizim elçilik yakın olduğu için ben yürüyerek gittim, Erez'den edindiğim bilgi ve izlenimleri şifreli telgrafla merkeze gönderdim. O işi yeni bitirmiştim ki görevlilerden biri geldi, 'Biraz önce nehir üstündeki bir köprüden arabasıyla geçerken Türk elçisi öldürülmüş' dedi. İnanamadım. Buluşmamızın yer ve tarihine ilişkin not bugün de durur defterimde. Baktıkça yanarım."
|
|
|

|