|
Nerelerde ne çanlarının çaldığı pek de duyulmayan Köyceğiz
İstanbul'un yüzyıldır bir türlü sonuçlanmayan suikastlar tefrikasıyla, gün günden ağırlaşan sorunlarına; bir de geciken kışın, kar bora fırtınasıyla gelmekte olduğu borazanları eklenince; bir haftalığına da olsa, Köyceğiz'in sessiz sakin, gürültüsüz patırtısız doğal ortamına atıverdik kapağı.
***
Eski zaman köşklerinde, genellikle genç evlilerin alevlendirdiği tartışmalar azgınlaşma eğilimi gösterip uzayınca; büyük hanımlar:
- Aman ne haliniz varsa görün, diyerek; kapısını da sertçe kapattıkları odalarına çekilirlerdi.
***
Bendeniz de, İttihatçılar döneminden kalma ırkçı babalanmalarla, "onlar-biz" ayrımının; vaktiyle nelere mal olduğunu bildiğim ve yine nelere mal olabileceğini de sezinlediğim için, kendini dev aynasında görmenin yok edici sakıncalarından habersiz kellelere, artık usanç dumanları çıkarmaya başlayan bir sesle:
- Aman ne haliniz varsa görün, diyesim geliyor.
***
Köyceğiz'de gök masmavi, ortalık günlük güneşlik ama hava serin; özellikle sabahın erken saatlerinde verandadaki termometre, uzun süre 2 ile 4 derece arasında kıpırtısız duruyor.
Köyceğiz'e geldiğimiz gecenin ertesinde, dördüncü boyuttaki bir yaşam lezzetinin tılsımına sahip dostlar, Fethiye'nin sevilen genç avukatı Taner Aktop ile zarif eşi Mireille de hemen Köyceğiz'e koşmuşlardı.
***
Bizim açık bir mutfağı da içeren 20 metrekarelik salonda şömine, Başkan Bush'u bile imrendirecek bir şavk ile yanıyordu.
Ufarak masanın üstündeki şarap kadehlerini yine kaldırdık havaya; simsiyah Otello da, gizemli radarlarının işaretiyle geldiğimizi anlamış, kapıda küçük bir miyavlamadan sonra, içeri girip kuçağıma tırmanmıştı.
***
1934'te ölen Alexandre Breffort'un "Tatlı İrma" piyesinden konuşuyorduk. Vaktiyle Gülriz Sururi de, unutulamayacak bir başarıyla oynamıştı İrma rolünü.
Esprili ve ısırıcı bir yazar olan Breffort'un; kasap yamaklığından, bulaşıkçılıktan taksi şoförlüğüne kadar yapmadığı iş mi kalmıştı gençliğinde.
***
"Onlar-biz" ayrımıyla, neredeyse tüm dünyayı Türk düşmanı ilan etmeye kalkan hamasetçi -bir Rumeli deyimiyle- "beneva" takımının; 5 Türk yazarıyla, 5 Türk şairi ve tiyatro yazarının adını bile sıralayamadan; vatan-millet-devlet-toprak-tarih-bayrak-onur-gurur-şan-şeref sevdasını, salt kendi tekellerindeymiş gibi göstermeye kalkmaları hem hazindi, hem ayıp. Üstelik hızlanan bir iletişim ve ulaşım sonucu durmadan vites büyüten küreselleşme süreciyle de çatışma, birtakım belalara gebe kalma anlamına da gelebilirdi.
***
Köyceğiz bahçelerindeki sapsarı portakallar, limonlar, mandalinalar, yemyeşil yaprakların arasından, görünmez öpücükler gönderiyorlardı yollardan geçenlere...
***
Elinde olmadan Alman, elinde olmadan Protestan olarak doğmuş bulunan dostumuz Max'ın bitişiğimizdeki oteli, kapısına "kapalı" kartı asmıştı.
Ama otelin müdürü Mustafa Uslu ile Abdullah ve Erol yine içerideydiler ve yine geçtik, iyice kimsesizleşmiş masalardan birinin başına.
***
Elinde olmadan Türk, elinde olmandan Müslüman doğmuş bulunma; örneğin bizim Max'ı, "elin Almanı" diye küçük ve hatta hor görme hakkını verir miydi insana?
Böyle bir hakka sahip olduklarına inanan epey kimse tanımıştım vaktiyle Berlin'deyken...
***
Dünkü Hürriyet'in sürmanşetinde, Enis Berberoğlu'nun bir haberi vardı; Başbakan Tayyip Bey, "Derin devletin dibine inemiyoruz" diye dert yanmıştı.
Rahmetli Turgut Özal da, bir sohbet sırasında kendisine karşı girişilen suikastın görünmeyen zembereklerini aynı sözcüklerle anlatmıştı:
- Maalesef daha derine inemiyoruz, ama somut bir belge var o konuda İsviçre'nin elinde.
***
Acaba bizim cumhurbaşkanlarının da, başbakanların da dibine inemediği "derin devlet" hakkında, değişik merkezlerin gizli servisleri neler bilmekte?
En sakıncalı ve en cızz sorulardan biridir böyle bir soru.
Hiç sormamış olalım.
***
Köyceğiz'in kuyruğu havada, sakallı keçileri; sapsarı narenciye bahçeleri ve maalesef bir kükürt vurgunu yiyerek ölmüş balıklarıyla Köyceğiz Gölü...
***
Bizim pancar motorunun başında, canım şöyle gerinerek bağırmak istiyor doğrusu:
- Aman be, ne haliniz varsa görün!
c.altan@prizma.net.tr
|
|