|
 |
|
|
Sorumlu kim?
Gökkuşa¤ı / Reşat Kutucular
Milliyet’in bir anketi var internet sayfasında. Soru şu: Sizce Dink suikastinde birinci derece sorumlu kim?
Cevap şıkları şöyle: İstanbul Polisi, Trabzon Polisi, İstihbarat Daire Başkanlığı, Hepsi.
50 bine yakın katılımcının yüzde 75’inden fazlası hepsi şıkkını işaretlemiş. Şaşırtıcı bir sonuç değil.
* * *
Bu ankete gelen iki okuyucu yorumundan birinde ''Tarafsızlık adına şıklar arasında hiçbiri şıkkı da olmalıydı'' deniyor. Olabilir ama tarafsız olunabilecek bir durum mu bu diye sorulabilir tabii. Diğer yorum ise aynen şöyle:
''Suçlu, Türk olmayıp da Türk topraklarında yaşayıp Türkleri tahrik edenlerdir.''
Cinayete verilen tepki çeşitliliği çerçevesinde ''normal'' bir yorum. Sabah programlarına katılan muhterem filozoflar da aynı havadalar zaten!
* * *
Bu suikast bir kez daha gösterdi ki önceliklerimizde bir dağınıklık var. Evrensel değerlerle yerel tercihlerimiz uzlaşamaz biçimde çatışabiliyor. Tam bir mutabakat sağlamak elbette imkansız ancak asgari müşterekler olmalı diye düşünüyor insan. Sıcak paranın düşürdüğü doların keyfini sürüyor, AB ile müzakere yürütüyor, ABD’nin stratejik ortaklığını yıllardır gık demeden sürdürüyor, NATO üyesi olarak sorumluluklar üstleniyor, IMF’yle neredeyse otuz tane stand by anlaşması yapıyorsan...
Yani zaten uluslararası kapitalist sistemin bir parçasıysan ya da olmaya çalışıyorsan, öyle ifade ediyorsan kendini, bu küresel düzenin nimetlerinden yararlanmanın bir bedeli olacaktır herhalde. Evrensel değerlere davet çıkacaktır, uyum istenecektir, huysuzlanırsan da dayatılacaktır.
* * *
Ayrıca ekonomik refah, sürdürülebilir kalkınma, adil ve dengeli bir memleket atmosferi sadece üretimin bir fonsiyonu değil. İnsanların huzurlu ve mümkün olduğunca mutlu bir yaşam sürmeleri yaşadıkları sisteme duydukları güvenin bir sonucu. Güvense sistemin düzgün işlemesinden besleniyor ya da işlememesinden dolayı zedeleniyor. Üretimin gücü, demokrasi kültürünün gelişmişliğinden destek alıyor, o kültüre destek veriyor bir anlamda.
Serbest piyasa sistemi için hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, devletin sorumlulukları, insan yaşamının kutsallığı, suçlunun gerekli cezayı görmesi çok önemli öncelikler. Bu değerleri savunup, arkasından ama... diye cümleyi uzatıp, bu öncelikleri sulandırmak inandırıcı olmuyor tabii. O zaman farklı öncelikleri net biçimde ifade etmek ve ona göre bir sistem geliştrimek daha doğru.
* * *
Sebep-sonuç ilişkileri konusunda da kafamız karışık. Bu sonucun doğmasında neyin ana neden, neyin önemli faktör, neyin ikincil faktör, neyin bu sonuca katkısı olmayan alakasız detay olduğunu süzmekte zorlanıyoruz. En kötüsü, sonuçlara takılıp kalıp nedenleri bertaraf etmek için yeterli kararlılığı gösteremiyoruz. Siyasi olarak, kurumsal olarak, bireysel olarak.
İşimize geliyorsa yanlışa göz yumabiliyoruz. Korkuyorsak sesimizi çıkaramabiliyoruz. İşin ucunda oy varsa başka, yoksa başka konuşabiliyoruz. Teşhis ve tedavide zaafiyetlerimiz ortaya çıkıyor bu yüzden. Biraz ihmalkarız semptomları değerlendirme konusunda, bir de daha önce karşılaştığımız vakalardan ders almamak gibi kötü bir huyumuz var.
* * *
Dink suikastinde kim suçlu diye düşününce işin ucu Adam Smith’e kadar gidiyor aslına bakarsınız! Adam liberal kapitalizmin teorik temellerini attı. Kaynak kavgasında stratejiler farklılaşmaya başladı. Adaletsizlikler oldu. Haksızlıklar yapıldı. Bütün bunlar yapanın yanına kar kaldı.
Zamanla para tanrılaştı, çıkar grupları iyice devleşti. Uluslararası koalisyonlar kuruldu. Tekere çomak sokanın canına okundu. Manipülasyonlarla, yanlış ve eksik bilgilendirilmelerle toplum mühendisliğine soyunmaya kadar vardı iş. Önce siyasi, sonra etnik çatışmalar körüklendi. Pek çok cinayet işlendi, suikastler düzenlendi, daha düzenleneceğe benzer. İnsan hayatı, özellikle gazeteci mazeteci hayatı bu aşamada artık bir nokta, bir virgül bile değil sanki!
Tamam ama bütün bunlara rağmen Dink hala hayatta olabilirdi, bu da işin en acı tarafı!
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|