|
Kadınlar albümünden üç-beş fotoğraf
Hava iyice serindi. Bir yandan da yağmur çiseliyordu. O, hırkayla entari niyetine giydiği garip paçavralar içinde, kaldırımın dükkânlara dönük kıyısında çömelip iki büklüm olmuş; üstüne de ne atkıya, ne de yorgana benzeyen eski püskü kalınca bir örtü örtmüştü.
Neredeyse yere değecek kadar eğilmiş yüzü, ancak dikkatli bakarsan fark ediliyordu.
Önünde çinko bir çanak duruyordu.
* * *
Yirmi yıl önce bir Paris akşamında Bastille alanına da sinsi bir yağmur yağıyordu.
Alandaki kafelerden birinde yan yana oturuyorduk.
Karşımızdaki kaldırımın dibinde; orta yaşta, kasketli, tıknaz bir Fransız, sundurması sabit tezgâhında tepeleme patlamış mısır satıyordu.
Yayalar gidip geliyor, arabalar geçiyordu.
* * *
Büyük bir kitap mağazasının roman bölümü şefi olan Chantal, babasını ilk kez nasıl görmüş olduğunu anlatıyordu.
Babaannesi öldüğü zaman; onu da oğlunun yanına gömmek için babasının mezarını açmışlardı.
Chantal o zaman altı yaşındaydı.
Mezarlıktaki cenaze törenine katılan aile yakınlarıyla akrabalar, küçük kızı mezarın yanına getirerek:
- Bak işte bu senin baban, demişlerdi.
İyice küflenip dağılmaya yüz tutmuş parça parça bir kostüm içinde, elleri yanında, başı sağına dönmüş bir iskelet yatıyordu mezarda...
* * *
Törene katılan mahalle terzisi:
- Vaktiyle bu giysileri ona ben dikmiştim, bak ne hale gelmişler, demişti.
Erkeklerden biri de mezarın içine iyice eğilip, iskeletin parmağındaki bir yüzüğü çıkarmış ve Chantal'a vermişti:
- Al tak parmağına, senin babanın yüzüğü...
* * *
O yağmurlu Paris akşamında Bastille kafelerinden birinde dinlediğim bu öykü karmakarışık etmişti içimi.
Laf olsun gibilerden sormuştum:
- Baban neden ölmüştü?
Chantal:
- Benim doğduğum yıllarda intihar etmiş, demişti. Ben onu hiç tanımadım. İlk kez bir mezarın dibinde bir iskelet olarak gördüm onu.
* * *
Akşamüstü kapı çalındı. Açtım.
Podyum güzellerinin albenisiyle siyahlar giyinmiş uzun boylu iki genç kız; sarı nergisler, kırmızı küçük karanfillerden oluşan taptaze bir buketle gülümseyerek karşımda duruyorlardı.
O sırada evde konuk olan genç bir gazeteci dostumun arkadaşlarıydı ve çiçek almak için gecikmişlerdi.
* * *
Dereden tepeden 7 saat kadar konuştuk.
Buzdolabında bulabildiğimiz ordövr benzeri şeylerle de bir sofra kurduk...
Servise yardım etmek için dolaşırken, uyumlu incecik vücutlarıyla ne kadar uzun bacaklı olduklarına şaşıp kaldım. İçimdeki mutlu afallama, neredeyse aval aval bakmaya dönüştü sonunda.
Bir reklam şirketinde yönetmen olarak çalışıyorlarmış. Evleri, arabaları varmış. 26 yaşındaymışlar. Tek amaçları kendi özel firmalarını kurmakmış.
* * *
Bir tanesi:
- Ben çok içiyorum, diyordu. İçince de azıcık saldırgan oluyorum. Yoksa çok iyi huyluyumdur.
Öteki sessiz duruyor, sadece siyah gözlerinin gülücüklü ışıklarından elektro manyetik titreşimler dağılıyordu.
İkisi de genç, güzel ve mutluydular.
* * *
Bir Tebriz sabahında, yeldirmesi, başörtüsüyle kaldırıma oturmuş öne arkaya sallanıp duran ihtiyar kadın ise, dilenirken şöyle diyordu:
- Fakirem, acizem, nahoşem...
* * *
Dünyanın içinden geçerken karşılaştığımız değişik çerçeveler içindeki kadın portreleri, kadın yaşamları, kadın acıları...
Bir ömür sadece onları yazsak, yine de pek bir şey anlatabilmiş sayılamazdık.
—————————
Not: 21 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kadın, Işık ve Ateş"ten...
c.altan@prizma.net.tr
|
|