|
 |
|
|
Rüzgâr ekenler...
Küçükken stadlardan gazete parçalarını toplayıp külah yapan, bunları da bakkala satıp harçlık çıkaran tüm güzel yoksul çocuklara, Hrantlara...
Geçen ayın 19'unda, bir cuma günü işlenen cinayete kurban giden Hrant Dink'in ardından hemen her yerde bu konu üzerine konuşuldu, yazıldı, çizildi. Vicdanıyla vedalaşmamış olanlar, kardeşine 'kardeşim' demekten hiç imtina etmeyenler gerçek gözyaşlarını döküp, yaslarını tuttular. "Resmi" vicdan sahipleri, AB cilalı imaj imalatçıları, sipariş duygusalları ise bir tutam gözyaşı döktüler gördükleri lüzum üzerine.
"Gözlerin rengi ve şekli ne kadar farklı da olsa gözyaşının rengi dünyanın her yerinde aynıdır" der bir Afrika atasözü. Timsahların gözyaşları belki de aynıdır biz insanlarla; ama insanların döktüğü timsah gözyaşları kesinlikle belli ediyor kendisini.
Dar şövenizm parantezi
Neyse, böyle kabaca ikiye ayırabiliriz bu toprakların yaşayanlarını diye düşünürken, bir de kitlesel bir toplanma alanı, hissiyat aktarma mecrası olarak maçlarda, stadyumlarda sökün eden, beyaz bereli bazı gençler ortaya çıktı. Afyonspor'un maçında gördük onları, daha Trabzon maçındakilerin "şaşkınlığını" atamamışken üzerimizden. Elazığ-Malatya maçında gördük onları, üstelik Türk milliyetçiliği de kesmemişti, bir de Elazığlılık üzerinden düşmanlık gerekçesi buluyorlardı, "Malatyalı değiliz biz" diyorlardı, daralttıkça daha da daralan, içine hapsolunan şövenizm parantezinde...
"Ayağa kalkmayan Ermeni olsun" diyenler vardı tribünlerde. Muhalif dilin, gayri resmi dilin nam salmış mekanında, İnönü'de "Hepimiz Talat Paşa'yız" diyenleri görüyorduk, "Hepimiz Ermeniyiz" diyen karşı tribündeki ışıklı çocuklara inat... "Ne Fenerliyiz, ne Ermeni" diyenleri görüyorduk...
Ve... Ve çok şaşırıyordu, ürküyor, ürperiyordu bazıları. Peki ben de sorayım o vakit:
Neden?
- Senelerce çerçevesini daracık tutup, katı bir resmi söyleme hapsettiğiniz "milli eğitim" politikanız ve hamaset üzerine inşa ettiğiniz tarih dersleriniz dururken, bu topraklarda yüzlerce yıl Agoplarla, Sevanlarla bir arada yaşandığından, pek çok filmde, tiyatro oyununda, müzikte onların da payı olduğundan neden söz etmediniz?
- Daha az olanın daha güçsüz ve sessiz kalan olması gerekmediğini, hakların ve hassasiyetlerin tek kişi için bile olsa vazgeçilmez ve değerli olduğunu anlatmak yerine, neden linçcilere açık-gizli destek verdiniz. Buraların insanlarının pek pek pek çoğu, neden hemencecik ve bir çırpıda ayranı kabarır, "milli duyguları" coşar, bendini aşar ve taşar hallere geldi. Bu ayranlar kendi mi kabarıyor, nerede ayran kabartıcılar, linç bekçileri?
- Varolan yaşamın içindeki şiddete, işsizliğe, umutsuzluğa, bunca adaletsizliğe karşı neden hep silahlılar, bol paralılar, güçlüler kazandı, kazanıyor? Söylediklerinizin ötesinde ve dışında bu muktedirler haricinde kim var önerebileceğiniz ki, gençleri de öyle olmaya ikna edebilesiniz?
- Ama her şeye rağmen, hepsi ve daha da fazlası bir tarafa... Altı yırtılmış ayakkabısıyla, bir de "raconunuzla" "arkadan vurulmuş" bir adamın arkasından, kızı balkondan aşağı atlarcasına bağıran, eşi, kederini şiir gibi ağlayarak anlatan bir adamın arkasından... O'nun katiline, tetikçisine özenenler, beyaz bereler kararttığınız hangi vicdanı temizler?
Ve nihayet, "bebeklerden katil yapanlar", katile özenenleri yapanlar, hep ve en ucuzundan tribüne oynayanlar... Tribündekiler eserinizdir! Gurur duyunuz!
Unutmamak için...
Diyeceklerimden daha çoğunu ve güzelini Mehmet Demirkol demiş geçtiğimiz Salı günü yayınlanan yazısında... Bana sadece bir şeyleri hatırmatmak düştü...
Lefter Küçükandonyadis... Rum asıllı Türkiye vatandaşı... Fenerbahçeli Ordinaryus...
1925 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Futbola Taksim'de başlayan ve 1947'de Fenerbahçe forması giyen Lefter, 2 İstanbul Profesyonel Lig, 3 Türkiye şampiyonluğu yaşadı. Milli Takım formasını 50 kez giydi ve takıma 8 kez kaptanlık yaptı. Lefter, Futbol Federasyonu'nun "Altın Şeref Madalyası"nı alan ilk futbolcu oldu.
Fenerbahçe formasıyla 615 maçta 423 gol atan Lefter, Türkiye Milli Takımı formasıyla ise, 50 maçta 22 gol kaydetti.
1951-53 yılları arasında İtalya'nın Fiorentina ve Fransa'nın Nice takımlarının formalarını giydi. Dönüşünde tekrar Fenerbahçe'de oynadı. Sarı-Lacivertli forma altında 1953-54 sezonunda Gol Kralı oldu
15 Mart 1959'da 1. Lig'in ilk penaltı golünü, Beykoz'a attı.
1963'te futbolu bıraktıktan sonra Yunanistan'ın Egaleo, Güney Afrika'nın Johannesburg takımlarında futbolcu ve antrenör olarak yer aldı. Daha sonra Samsunspor, Orduspor, Mersin İdmanyurdu ve Boluspor'da teknik direktörlük yaptı.
Büyük futbolculuğu ile "Ordinaryus" olarak tanımlandı. Adına şarkılar bestelendi...
"Ne efsaneler, ne kaplanlar, ne panterler, ne imparatorlar gördü bu ülkedeki futbol...
Ama bir tane ordinaryus var, sözlüğün en büyüğünde ordinaryüsün tek karşılığı var...
Lefter, izleyemediğim, anlatılan bir değer...
Ve biliyorum ki, böyle anlatılan çok az insan var..."
Vallahi inanmayız!
Ziya Şengül: Adnan, sen Afrika'da mı yaşıyorsun?
Adnan Aybaba: Türkiye'de İstanbul'da yaşıyorum abi... (Telegol - Star TV)
Daha iyi olacak Abi!
Dün akşam ben Uğur'a hayran kaldım. Hem sahadaki mücadelesine, hem de sportmenliğine. G.Saray'ın alt yapısından yetişmiş bu gencecik çocuk, dün akşam Arda'yı sildi süpürdü. Daha doğrusu önüne kim geldiyse topu ondan aldı ve takım arkadaşlarına uzun uzun paslar attı. Aferin sana Uğur... (Turgay Şeren - Akşam)
Vay be!
Trabzonspor desteğini çeksin, Haluk Ulusoy o koltukta oturamaz. (Trabzonspor Başkan Yardımcısı İbrahim Hacıosmanoğlu)
Çok üzüldük!
Örneğin, rakibinle oynamış, yenmiş ya da yenilmişsin. Kazanmışsan sevinçten, kaybetmişsen üzüntüden, edebiyle, adabıyla bir-iki kadeh atarsın, al sana 'akşam sefası.' Rahmetli Yusuf Nalkesen'in hicazını biliyorsunuz. Arada, "Ömürler geçiyor, ağlaya güle" der. Hicaz dedim de, bana Türk Müziği'nde hicaz makamını, Türk sporunda da Fenerbahçe'yi verin, canımı alın, bayılırım. Geçen hafta köşemde yazmıştım, hatırlarsınız. TRT'den bir ricada bulunmuş, "Aşk imkansız" isimli şarkıyı istemiştim. Sağolsunlar, kırmadılar. Geçen pazartesi, 'Akşam Sefası'nda' sundular. Aslında istediğim gibi olmadı. Suat Yıldırım'ın şefliğinde o muhteşem saz başka bir genç sese eşlik etti. Eser yanlış yorumlandı, sefasını süremedim, yazık oldu. (Hulki İlgün - Fanatik)
Bir şey demedik!
Ben Gençlerbirliği maçını izleyemedim. Çünkü yurt dışındaydım. Newcastle'da Emre Belözoğlu'na misafir oldum, röportaj yapma adına, kalma adına değil... (Ziya Şengül - Star)
O, seni çok seviyormuş!
MESAJ: Maçın hakemi Cem Deda Beşiktaş'ın tekmelerle dövülmesine izin verdi. Zaten ben Cem Deda'nın babasını da sevmezdim. (Kazım Kanat - Sabah)
Aferin!
Erman Toroğlu: Ne diyor Bobo?
Şansal Büyüka: Ben dudak okuyarak anladım; ama burada söyleyemem tabi! (Maraton - Lig TV)
yakantop@gmail.com
|
|
|

|