
|
|
|
 |
|
|
"Türkiye'de bana kimse sahip çıkmadı. O yüzden ben de kendi günümü kutluyorum"
Okay Temiz: "Öldükten sonra arkamdan bir şey yapılmasını istemem. Doğum günüm olan 11 Şubat'ı Ritim Günü olarak kutluyorum. Umarım ileride bu tarih Sevgililer Günü gibi kutlanacak"
BAHAR BAKIR
Vurmalı çalgılar ve caz ustası Okay Temiz, 52 yıldır dünyanın birçok yerini geziyor ve deneyimlerini müziğine yansıtıyor. Ona sadece müzisyen demek doğru değil; bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle çocuklara, yetişkinlere, spastiklere, çöpçülere ses çıkarabilecek her şeyle ritim duygusunu aşılayan ve onların ruhlarını tedavi eden bir öğretmen aynı zamanda.
Cazın önemli temsilcileriyle çalışmış ve konserler vermiş olsa da "Bana ritim ustası, dünyaca ünlü perküsyonist diyorlar. Bunlar medyatik şeyler" diyecek kadar da mütevazı biri.
Yarın Okay Temiz'in doğum günü. Temiz bu günün şerefine 80 kişilik öğrenci kadrosu ve dünyanın farklı yerlerinden gelen müzik üstatlarıyla Cemal Reşit Rey'de saat 19.30'da ücretsiz bir konser verecek. Ekip Türk, Afrika, Brezilya, Hint ve Balkan ritimlerini cazla buluşturacak.
Okay Temiz'le, konser öncesi son provalarını yaptıkları Kuledibi'ndeki Ritim Atölyesi'nde konuştuk.
2002'den beri 11 Şubat'ı yani doğum gününüzü ritim atölyenizin öğrencileri ve dünyanın dört bir yanından gelen yabancı müzisyenlerle konser vererek geçiriyorsunuz...
Esasında doğum günlerine önem vermem. Doğum günümü unuttuğum çok olmuştur. 23 sene Stockholm'de, beş sene Finlandiya'da kaldım. Bu günlerde daha çok yaşayabilmek için ormanda yürüyüşe giderdim. Yıllardır ritimle uğraşıyorum, bari bu günü hayatımı adadığım şeye bir kez daha vereyim dedim. Öldükten sonra arkamdan bir şey yapılmasını, adımın bir yere verilmesini istemiyorum. Türkiye'de bana kimse sahip çıkmadı. O yüzden ben de kendi günümü yapıyorum. 11 Şubat'ı İsveç ve İngiltere ritim günü olarak resmen kabul etti. Umarım ileride Sevgililer Günü gibi kutlanacak.
"Türkiye'de en iyi müziği Romanlar yapıyor"
Sadece bu güne özel Senegal, Burkina Faso, Hindistan, Bulgaristan'dan alanında usta birçok müzisyen Türkiye'ye geldi. Böyle bir grubu bir araya getirmeyi nasıl başardınız?
Tansiyonum yükseldi, şekerim çıktı. Tabii ki zor oldu. Bir menajerin yapamayacağını tek başıma yaptım. Yıllardır bu işin içindeyim, tanıdıklarım da var, attığım e-postalarla teklifimi kabul edenler de. Ama benim için değil, ritim için buradalar.
Okay Temiz ve müzik denince akla birçok şey geliyor; avangard caz, world music, jazz fusion gibi... Siz müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben konservatuvarda klasik eğitim aldım. İsveç'in ve Finlandiya'nın soğuk, kasvetli havasının ve muhteşem manzarasının etkileri çok fazla müziğimde. Bunun dışında Afrika'da tamtam sesleriyle de müzik yaptım, Hindistan'a gidip en büyük ustalarla da çalıştım. Güney Afrikalı ve Avrupalı müzisyenlerle avangard caz yaptım. Türkiye'de dünya standartlarında caz yapmak uygun olmadığından en iyi müzisyenler de Romanlar olduğundan onlarla çalıştım. Tamamen araştırmacı ruhuma paralel bir müzik anlayışım var. Sentezciyim bir anlamda.
Etrafımızda her an fark edebileceğimiz yüzlerce ritim varken, siz bunu 1998'de bir Ritim Atölyesi kurarak insanlara fark ettirdiniz. Ritim duygusunu keşfetmenin kişiye ne faydası var?
Bir kere güven kazanıyorsunuz. Zamanlamayı öğreniyorsunuz. Afrika'da ritimle kalp atışını zayıflatan büyücüler var. Yani son derece meditasyonel ve insanı transa sokan bir şey. İnsana kafayı bulduruyor. Fiziksel ve duygusal dengeyi sağlıyor. Sürekli bir beyin cimnastiği halindesiniz. Kaybolmuş refleksler su yüzüne çıkıyor. Liderlik duygusu gelişiyor. Ayrıca Finlandiya'da spastik çocukların tedavisinde ritmi tedavi olarak ilk kullanan benim. Bu çocukların titremelerini ritimle kontrol edebiliyorduk.
"Cemal Paşa 'Yedek subay davul çalmaz' dedi; ben de er oldum"
Ritim kültür, tarih ve kişiselliğe bağlı olarak oluşuyor. Doğu ve Batı arasında ritim açısından fark var mı?
Her ülkenin kendine ait ritmi ve dansı var. Doğu'da ritimler mistikleşir. Mesela Amerikan cazı Afrika'nın tarlalarından çıkmıştır. Çünkü Afrika'da insanlar çapa yaparken ya da dibekte bir şey döverken muhakkak bir ritimle çalışırlar. Hintli ve Japonların çok etnik ve derin ritimleri var. Kendi kültürel değerlerini kaybetmemek adına muhafazakar duruşları ritimlerine de yansımış. Türkiye'de ise durum çok üzücü. Her ritim kopyalanmış gibi.
Davul çalmak sizin bilinçli bir tercihiniz miydi?
Hayır. Konservatuvara girdiğimde trompet istedim. Hoca elime ve dişlerime bakıp "Uygun değilsin" dedi. Sonra kontrbas istedim, sınıf doluydu. Davulda ise açık vardı. Ama çok kızmıştım bu duruma. Ve kendimi odaya kapatıp günde 10 saat çalıştım. Sonra okuldan kaçıp caz yapmaya gittim. Ardından beni okuldan attılar zaten.
Askerliğime yedek subay olarak başladım. Ama davul çalmak istiyordum. O dönemde Kara Kuvvetleri Kumandanı Cemal Gürsel Paşa "Yedek subay davul çalmaz" dedi. O zaman ben de er olayım dedim. İstediğim oldu, orduevinde beş saat davul çaldım.
Türkiye'de perküsyonun gelişimini nasıl buluyorsunuz?
Biz davulcuları hep hor görmüşüz. Davul sesiyle oynamaya başlamışız. Ben darbukayı kurtarmak için çok uğraştım. Mısırlı Ahmet, Burhan Öçal ve niceleri var artık sahnede. Dünyada çok büyük perküsyon festivalleri oluyor. Burada ise yeni yeni ilgi görüyor.
"Tencere, tava çalıyor diye dalga geçtiler"
Takım ruhunu geliştirmek için firmalara ritim dersleri veriyormuşsunuz. İlgi nasıl?
Türkiye'de bunu ilk başlatan benim. Son ekonomik krizde herkes çok mutsuz ve dağılmıştı. Umutsuzluğa kapılmış, iletişimi kaybetmiş ve bireyselleşmeye başlayan bu insanları bir araya getirip ritim çalışınca harika "dağıttıklarını" gördük. Böylece tekrar ekip ruhunu elde ettiler. Birçok firmadan inanılmaz talepler aldık.
Birçok kişiye enstrüman yerine çöp tenekesi, tahta ve tencere çaldırıyor, traktör ve motosiklet sesleriyle müzik yapmayı öğretiyorsunuz. Onlar bunu nasıl karşılıyor?
Müzikte sınır tanımıyorum. Hem neden olmasın ki? 1971'de dümbuka adını verdiğim dev darbukalar, ayrıca sihirli piramit, bakır davul, kurbağa sesi çıkaran bir alet yaptım. Hepsi kendi icadım. Bunun dışında teneke çalıyordum. "Adam tencere, tava çalıyor" diye dalga geçtiler. Ama yurtdışında fantastik olarak değerlendirildi. Dolayısıyla Türkiye'ye kızgınım. Yeniliğe açık bir ülke değil.
Bazı şeyleri başarabilmek için yurtdışına gitmek lazım. 1967'de İsveç bana kucak açan ve 18 sene yardım eden tek ülke oldu. Ben de Avrupa'da Türk kültürünü ve müziğini caz sound'uyla tanıtmayı bir görev bildim.
|
|
|

|
|