|
İlginç bir münazara öyküsü
Münazara yarışmalarının yeniden başlaması sevindirici. Düşünen, soran, sorgulayan, irdeleyen gençlerin yetişmesinde önemli aktivitelerden biri.
Ama hakem heyetinin, yani jürilerin objektif olması koşuluyla. Yoksa kazandırdığı artı değerlerin çok ötesinde, güven duygusunun yitirilmesine de neden olur ki, bu da gençlere yapılacak kötülüklerin en büyüğüdür.
Ayrıntılara girmeden önce, isterseniz gelin bu konuya ilişkin olarak gelen bir mektuba göz atalım:
"Biz Kağıthane ilçe birincisi olan bir münazara takımıyız. Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzenleyeceği 'İlçeler Arası Lise Münazara Yarışmasını' ilk duyduğumuzda çok mutlu olduk. Yaklaşık 4 aydır birçok münazaraya katıldık ve gerek derslerden çıkarak, gerek hafta sonlarında buluşarak, gerek günlerce araştırma yaparak, çok çalıştık ve emek sarf ettik.
Katıldığımız tüm münazaraları kazandık ve birçok öğretmen ve müdür tarafından tebrikler aldık. Başarılı bir takımdık. Ve son olarak dün Sarıyer ilçesiyle düzenlenen yarışmaya gittik. Yarışma başladı ve bu yarışmada konu avantajının getirdiği artıdan yaralanarak, başarılı bir iş çıkardık.
Zira en iyi performansımızı sergiledik. Fakat münazara da esas olanın, karşı tarafı çürütmek ve konuya hâkim olmak olduğu yarışmamızda, rakip öğrenciler hemen hemen hiç kendi konusuna değinmedi, ilk defa bir münazara da hiçbir çürütmenin yapılmadığını gördük ve zamanlamaya da uyulmadı.
Bizse 4 sayfalık çürütmelerle birlikte konumuzu tanıttık, üstün olduğu yönlerini belirttik, ama sonuçta onlar kazandı. Yarışma sonunda şunu merak ettik, bu yarışma bir münazara mıydı, yoksa biz mi yanlış gelmiştik? Üstelik jüri de yüzümüze bakmadan karşı tarafın çürütme yaptığını, bizimse yapmadığımız söyledi ve gitti.
Karşı tarafın çektiği video izlenirse eğer, bunun tam tersi bir durumun görüleceği de açık. Ancak bunca emeğin ardından alaycı sözlerle uğurlanmak ve böyle durumlara bu yaşta alışmamız gerektiğini öğrendik. Birde haklı, başarılı ve daha iyi olmanın, kazandığınız anlamına gelmediğini..."
Burası Türkiye!
Peki ailelerin bu konudaki yaklaşımı ne olmuş? İşte bu konuda anne Zuhal Nakay ile ile kızı Ekin arasında geçen diyalog:
"Teselli amacıyla aile olarak hepimiz "Burası Türkiye, böyle şeyler hep olur!" dedik, çok kızdı. "Madem burası Türkiye, o zaman aylardan beri niye böyle hazırlandık, sonuçta niye iyi bir üniversiteye girmek için çabalıyoruz?" diye sordu.
Doğru, o zaman aslında hepimiz havlu atıp bu işlerden vazgeçelim. Nasıl olsa boşuna emek.
Güven erozyonu
Sanırım bizlere düşen en büyük sorumluluk, çocuklarımıza doğruyu öğretirken, yanlışlarla da başa çıkmayı öğretebilmek. Gereksiz yere üzülmelerini istemiyoruz, ama bunu yaparken de ölçüyü kaçırıp tümüyle de tepkisiz hale getirmememiz lazım. İşte bu ince çizgiyi tutturmak hiç de kolay olmuyor."
Gençlerin, ülkeyi yöneten ve yönlendirenlere karşı olan güvenleri giderek azalıyor. Bu her kademe için geçerli. Okul yönetiminden bakana, başbakandan cumhurbaşkanına kadar herkes için söz konusu.
Sadece o kadar mı? Kurumlara olan güven de hızla erozyona uğruyor. Yarın bu konuda İstanbul Üniversitesi'ne yönelik çok çarpıcı bir örnek daha vereceğim.
Aslında ufak bir ayrıntı gibi gözüken bu güven erozyonu, "Gençler neden Türkiye'yi yeterince sevmiyor?", "Fırsatını buldu mu neden kaçmak istiyorlar?" sorularının da cevabıdır.
Peki, bu erozyon nasıl durdurulur, yitirilen güven yeniden nasıl kazanılır?
İşte bu konuda çok çaba harcamamız gerekiyor. Güven, ne dayatmayla ne polis copuyla sağlanır. Ama bunu önce yetişkinlerin anlaması gerekiyor.
Özetin özeti: Güven ve güvenliğin olmadığı yerde, ne sağlıklı olabilir ki!..
aguclu@milliyet.com.tr
|
|