Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 17 Şubat 2007 / Cumartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
İlginç bir münazara öyküsü


Münazara yarışmalarının yeniden başlaması sevindirici. Düşünen, soran, sorgulayan, irdeleyen gençlerin yetişmesinde önemli aktivitelerden biri.
Ama hakem heyetinin, yani jürilerin objektif olması koşuluyla. Yoksa kazandırdığı artı değerlerin çok ötesinde, güven duygusunun yitirilmesine de neden olur ki, bu da gençlere yapılacak kötülüklerin en büyüğüdür.
Ayrıntılara girmeden önce, isterseniz gelin bu konuya ilişkin olarak gelen bir mektuba göz atalım:
"Biz Kağıthane ilçe birincisi olan bir münazara takımıyız. Milli Eğitim Bakanlığı'nın düzenleyeceği 'İlçeler Arası Lise Münazara Yarışmasını' ilk duyduğumuzda çok mutlu olduk. Yaklaşık 4 aydır birçok münazaraya katıldık ve gerek derslerden çıkarak, gerek hafta sonlarında buluşarak, gerek günlerce araştırma yaparak, çok çalıştık ve emek sarf ettik.
Katıldığımız tüm münazaraları kazandık ve birçok öğretmen ve müdür tarafından tebrikler aldık. Başarılı bir takımdık. Ve son olarak dün Sarıyer ilçesiyle düzenlenen yarışmaya gittik. Yarışma başladı ve bu yarışmada konu avantajının getirdiği artıdan yaralanarak, başarılı bir iş çıkardık.
Zira en iyi performansımızı sergiledik. Fakat münazara da esas olanın, karşı tarafı çürütmek ve konuya hâkim olmak olduğu yarışmamızda, rakip öğrenciler hemen hemen hiç kendi konusuna değinmedi, ilk defa bir münazara da hiçbir çürütmenin yapılmadığını gördük ve zamanlamaya da uyulmadı.
Bizse 4 sayfalık çürütmelerle birlikte konumuzu tanıttık, üstün olduğu yönlerini belirttik, ama sonuçta onlar kazandı. Yarışma sonunda şunu merak ettik, bu yarışma bir münazara mıydı, yoksa biz mi yanlış gelmiştik? Üstelik jüri de yüzümüze bakmadan karşı tarafın çürütme yaptığını, bizimse yapmadığımız söyledi ve gitti.
Karşı tarafın çektiği video izlenirse eğer, bunun tam tersi bir durumun görüleceği de açık. Ancak bunca emeğin ardından alaycı sözlerle uğurlanmak ve böyle durumlara bu yaşta alışmamız gerektiğini öğrendik. Birde haklı, başarılı ve daha iyi olmanın, kazandığınız anlamına gelmediğini..."

Burası Türkiye!
Peki ailelerin bu konudaki yaklaşımı ne olmuş? İşte bu konuda anne Zuhal Nakay ile ile kızı Ekin arasında geçen diyalog:
"Teselli amacıyla aile olarak hepimiz "Burası Türkiye, böyle şeyler hep olur!" dedik, çok kızdı. "Madem burası Türkiye, o zaman aylardan beri niye böyle hazırlandık, sonuçta niye iyi bir üniversiteye girmek için çabalıyoruz?" diye sordu.
Doğru, o zaman aslında hepimiz havlu atıp bu işlerden vazgeçelim. Nasıl olsa boşuna emek.

Güven erozyonu
Sanırım bizlere düşen en büyük sorumluluk, çocuklarımıza doğruyu öğretirken, yanlışlarla da başa çıkmayı öğretebilmek. Gereksiz yere üzülmelerini istemiyoruz, ama bunu yaparken de ölçüyü kaçırıp tümüyle de tepkisiz hale getirmememiz lazım. İşte bu ince çizgiyi tutturmak hiç de kolay olmuyor."
Gençlerin, ülkeyi yöneten ve yönlendirenlere karşı olan güvenleri giderek azalıyor. Bu her kademe için geçerli. Okul yönetiminden bakana, başbakandan cumhurbaşkanına kadar herkes için söz konusu.
Sadece o kadar mı? Kurumlara olan güven de hızla erozyona uğruyor. Yarın bu konuda İstanbul Üniversitesi'ne yönelik çok çarpıcı bir örnek daha vereceğim.
Aslında ufak bir ayrıntı gibi gözüken bu güven erozyonu, "Gençler neden Türkiye'yi yeterince sevmiyor?", "Fırsatını buldu mu neden kaçmak istiyorlar?" sorularının da cevabıdır.
Peki, bu erozyon nasıl durdurulur, yitirilen güven yeniden nasıl kazanılır?
İşte bu konuda çok çaba harcamamız gerekiyor. Güven, ne dayatmayla ne polis copuyla sağlanır. Ama bunu önce yetişkinlerin anlaması gerekiyor.
Özetin özeti: Güven ve güvenliğin olmadığı yerde, ne sağlıklı olabilir ki!..

aguclu@milliyet.com.tr








Taha AKYOL
Öcalan dosyası ve Kürt siyaseti
AVRUPA Konseyi'nin son derece önemli kararı, ...
Çetin ALTAN
'Kimseden etmem şikâyet, ağlarım ben halime'
Her ne kadar "onlar-biz" ayrımının temel özel...
Melih AŞIK
Sahtekâr babalar!
Başkanlık Divanı'na sahte imzalı oy pusulası ...
Fikret BİLA
Kuzey Irak'la temas sorunu
Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi'yle Ankara'nın t...
Hasan CEMAL
Büyükanıt Paşa'nın Amerika seferi!
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt...
Güneri CIVAOĞLU
Üç açıdan
Adalette tek yol devrim... Kuzey Irak'ta "çuv...
Can Dündar
Çakıcı'nın mektubunun ardından...
Hani "son sözleri" esprileri vardır ya; "Bund...
Abbas GÜÇLÜ
İlginç bir münazara öyküsü
Münazara yarışmalarının yeniden başlaması sev...
Sami KOHEN
Türkiye neden önemli?
Yabancı devlet adamlarından sık sık duyduğumu...
Metin MÜNİR
Ölümden sonra faiz var mı?
İyice dinozorlaştığımı şundan anlıyorum: Faiz...
Derya SAZAK
301 gölgesi
Hollanda Kraliçesi Beatrix, Türkiye ziyareti ...
Meral TAMER
Gevezelik etmeye bayılıyoruz
İnternet kullanımı, ülkemizde de hızla artıyo...
Yaman TÖRÜNER
Propaganda başlıyor
AKP, önümüzdeki seçimlerde propagandasını yap...
Güngör URAS
Ayşe Hanım Teyze cari açığı soruyor
"Cari açık... Cari açık... Nedir bu cari açık...
M. Ali BİRAND
Kurtlara yasak gerekmiyordu...
Ben, yayıncılıkta yasaklarla bir yere varılam...

© 2006 Milliyet