|
 |
|
|
Yüreğimde bir kırıklık!
Orhan Pamuk'un bir sözü, yüreğimde bir kırıklık...
Dün sabah öyle uyandım.
Hrant Dink'in ölümünden beri içimdeki sıkıntı topu bir türlü küçülmüyor.
Ne yazayım?..
İçimden yazmak da gelmiyor. Kaç zamandır öyleyim. Türkiye'nin halleri insana serinkanlı, cool duruşu fazla görüyor. İlle de kırıp dökmek mi?..
Elbette değil.
Ama bugünlerde bilgisayarın başına oturunca sözcüklerimi hep frenlemek ihtiyacını duyuyorum.
Örneğin, Orhan Pamuk'un İstanbul'u bırakıp New York'a gitmesinden sonraki bazı kalemlerde dikkatimi çeken duyarsızlık her türlü isyana kapıyı aralıyor çünkü. Hoyratlığın bu denlisi gerçekten şaşırtıcı...
Ne yazayım?..
Orhan Pamuk'un Almanya seyahati için yazdığı, ama sonra apar topar New York'a gitmek zorunda kalınca yapamadığı konuşmasını okuyorum Radikal Kitap'ta.
İstanbul'un ruhu!
"Tıpkı bir arkadaş gibi benimsediğim, çoğu zaman bana kendi zenginliği ve derinliğinden çok, benim kendi hüznümü ve neşemi hatırlatan İstanbul'un ruhu asıl anlatmam gereken" diyor.
Hüzün ve neşe...
Hayatın ta kendisi.
Ama geçen aralık ayında Stockholm'deki Nobel günlerinde yalnız neşeyi yaşamıştık. Hrant'ın ölümüyle yüzümüz yeniden bu toprakların gerçeğine döndü. Hüzün ve acı gelip olanca derinliğiyle içimize oturdu, gitmiyor.
Bu kaçıncı siyasi cinayet!
Hep aynı film...
Oysa bir ara hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demeye başlamıştık.
Orhan Pamuk, İstanbul'u anlatırken bezginlikten söz ediyor:
"Her şeyin, bütün insanların ve eşyaların, dükkânların ve sokakların, hayallerin ve umutların ağır ağır yıpranarak, eskiyerek birbirine benzediğini görmenin verdiği bir bezginlik..."
Bu bezginlik duygusu bazen -özellikle bugünlerde- benim içimde de dallanıp budaklanır.
Ne yazık ki öyle.
Bu duygu, bir seferinde Nadir Nadi'yi isyan ettirmişti, "Bu dünyaya boşuna mı geldim?" diye...
Hep aynı şeyler mi?
Bir pencereden bakınca maalesef öyle. Filiz Ali'nin Türk edebiyatının, hikâyeciliğinin büyük isimlerinden biri olan -babası- Sabahattin Ali için yazdığı yazıyı okudunuz mu?(Milliyet, 30 Ocak 07, s.22) "Sabahattin Ali ile Hrant Dink'in ortak kaderi" başlığını taşıyordu.
Bakın şu satırlara:
"1948'de Sabahattin Ali'yi öldüren katil mahkemeye verdiği ifadede, '...milli hislerim galeyana geldi, Sabahattin Ali'yi öldürdüm' diyor ve devam ediyordu: 'Bu işi vatani vazife olarak yaptım. Eğer Ali kaçsaydı, bu memlekete çok fenalık yapacaktı.'
Sabahattin Ali'nin katili bu sözleri yaklaşık 60 yıl önce söylemişti. Hrant Dink'in katili de, milli hisleri galeyana geldiği için öldürmedi mi, hiç tanımadığı, hiçbir yazısını okumadığı Hrant Dink'i?.."
Filiz Ali devam ediyor:
"Sabahattin Ali'yi öldürenlerin ve ölüm emrini verenlerin kim olduğu hiç ortaya çıkmadı. 1948'de öldürüldüğünde CHP iktidardaydı, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ydü. Cenaze töreni yapılmadı. Nereye gömüldüğü bilinmiyor. Mezarı yok. Şahsi eşyaları ailesine hiçbir zaman teslim edilmedi. Emniyet tarafından avukatlarına, 'bu işi kurcalamamaları' uyarısı yapıldı. Kitapları 1965'e kadar hiçbir yayınevi tarafından yayımlanmadı. Sabahattin Ali öldürüldüğünde 42 yaşındaydı."
Ve soruyor Filiz Ali:
"Sabahattin Ali dosyası kapanıp üzerine korku tohumları ekilmeseydi, sonraki yıllarda işlenen siyasi cinayetlerin üzerine cesaretle ve kararlılıkla gidilseydi, Türkiye bugün canilerin kahraman gibi kol gezdiği bir ülke olur muydu?"
Hayat bazen çok hoyratlaşıyor.
Özellikle bu topraklarda...
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|