|
Türkiye nasıl bilim ülkesi olur? (2)
Türkiye'nin bir bilim ülkesi olması konusunda sorumluluk sadece devletin mi? İş dünyasının, medyanın, sivil toplum örgütlerinin ve her şeyden de önemlisi sizlerin hiç mi sorumluluğu yok?
Kaç şirketimizin Ar-Ge'si var? Kaç şirket araştırmaya fon ayırıyor? Bunlardan kaçı araştırma kurumlarına ya da doktora öğrencilerine burs veriyor?
Medya kuruluşlarının hangisinde eğitime, bilime, endüstriye, teknolojiye, bilişime yönelik sayfalar, köşeler ve programlar var?
Kaçınızın evinde, sıkıldığınızda sayfalarını karıştıracağınız ansiklopedi, popüler bilim kitabı ya da incelemeye, araştırmaya yönelik belgesel yayınlar var?
İnternete girdiğinizde zamanınızın ne kadarını yeni bilgiler öğrenmeye ve öğrendiklerinizi geliştirmeye ayırıyorsunuz?
Bir kitapçıya gittiğinizde, gözünüz bilime yönelik kitaplara da kayıyor mu ya da çocuklarınıza en son ne zaman bilimi, araştırmayı, sorgulamayı sevdirecek bir kitap aldınız?
Paraya para demeyen kurumlarımızın sayısı o kadar çok ki... Bankalar, şirketler, odalar, holdingler ve sivil toplum örgütleri... Bugüne kadar hangisini bilimin önderliğini yaparken gördünüz?
Ya üniversiteler? Onlar da sanayi kuruluşlarının pek çoğu gibi, bilim ve patent üretmek yerine, başkalarının ürettikleriyle mi yetiniyorlar? Yoksa aralarında bu konuda samimi bir çaba içinde olanlar var mı?
Gerçek anlamdaki birkaç vakıf üniversitesi dışında, bu kurumların para kazanmanın ötesinde Türk bilimine katkıları ne oldu? Vakıf üniversiteleri, Türk akademik yaşamına özgürlük, özerklik, üretkenlik ve rekabet mi getirdi, yoksa daha fazla atalet mi?..
İşte bir vakıf üniversitesinin genç araştırmacısından gelen hüzün dolu bir mektup:
İntihal bilimi!
"Bilimsel bir yayın için, daha çok alıntı ve dipnot yapmam gerekirmiş. Ne kadar çok alıntı, o kadar doğru düzgün bir çalışma olurmuş. Benim ön tezim gibiler pek nitelik taşımazmış. Ne tuhaftır ki bize bunu üniversiteye ilk girdiğimiz zaman söylemişlerdi. Hâlâ değişen bir şey yok. Bu yanlış ne zaman bitecek?
Biz ne zaman söz söyleme, kendi yorumumuzu katma özgürlüğüne sahip olacağız? Ama iş öyle ki, ne parayla ne de Ar-Ge ile ilgili. Başka bir sorun. Bu bir gelenek, kimse yeni bir şeye bakmaktan, onu konuşmaktan hoşlanmıyor. Anlayacağınız, üniversitelerde yeni bir şey üretmeye pek olanak yok.
Ama bunu başka birileri değil, bizzat başınızda duran, örnek almanız gereken insanlar yapıyor. Çünkü benim birikimimin, okuduklarımın ve sindirdiklerimin pek bir değeri yok. Hocam, bu bu konuda çok donanımlı bir bilim adamından yardım almamı istedi. Ulaştım ve o muhteşem çalışmasını rica ettim. Elime gelen, hiçbir satırı kendinin olmayan, alt alta alıntıların ve dipnotların olduğu, sadece kitabı hazırlayanın, yani bunları zahmet edip birbirine bitiştirenin kendisi olduğunu gördüm.
Yeni üretim, başka bir açı yok! Kattığı bir şey yok! Şu anda ben de onun çalışmasını kopyalıyorum. Bir parçasını gönderdiğim hocam pek beğendiğini, doğru yolda olduğumu belirtti. Şimdi, ben ne üretiyorum? Söyleyeyim, var olanı kopyalama, bunu da marifetmiş gibi gösterme bilimini üretiyorum."
Yukarıdaki örnekte de olduğu gibi ülkemizde, özellikle üniversitelerimizde kopyalama bilimi çok gelişti. Buna akademik çevrelerde intihal deniliyor. Daha da vahimi, devletin en tepesindeki bürokratlardan rektörlerine, hatta eski YÖK başkanlarına kadar bu konuda suçlananlar oldu!..
Özetin özeti: Bilimsel üretkenliğin olmadığı bir ülkede, başka alanlarda üretkenlik beklemek hayalciliğin ötesine geçmez!..
aguclu@milliyet.com.tr
|
|