
|
|
|
 |
|
|
Yerli mi haklı, yabancı mı?
Satır Arası / Deniz Sipahi
Para piyasalarında iki farklı algılama var. Yerliler başka, yabancılar başka düşünüyor.
Yerliler Cumhurbaşkanlığı’na Recep Tayyip Erdoğan’ın çıkması durumunda dalgalanmalar olacağını, yabancılar ise mevcut durumun değişmeyeceğini düşünüyor.
Yerliler genel seçimlerde bir koalisyon olasılığını konuşuyor, yabancılar ise yüzde 65 oranla AKP’nin yeniden tek başına iktidara geleceğini raporlarında ilan ediyor.
Yerlilerle yabancılar genellikle aynı senaryo üzerinde anlaşırlardı bugüne kadar...
Ya yerliler yabancıları ikna ederdi ya da tam tersi olurdu.
Bu sefer iş değişik...
Böyle olunca piyasaların da kafası karışık...
Ya yabancılar ''Yanılmışız...'' diyecek, ya da yerliler paronayaklık derecesindeki bu ruh halinden vazgeçecek.
Peki ama yabancılar ''Pardon...'' derse biz ne yapacağız?
Sıcak para boğazımıza kadar gelmiş...
Borsadaki hisselerin yüzde 70’i onların...
Likidite bir kesilirse bu kadar cari açık finanse edilemez bir noktaya gelirse...
O zaman yabancılar kardan zarar edip giderler; yerliler ise her zaman olduğu gibi ''Pardon...'' diyenlerin arkasından bakarlar.
Yine birileri, yine dışarıdan bir pompalama sözkonusu...
''Koalisyon olursa kötü olur, istikrar bozulur...''
Neden?
Avrupa’nın birçok ülkesi koalisyonla yönetiliyor, oralarda istikrarsızlıktan söz etmemiz mümkün mü?
Her şeyin değiştiği gibi Türkiye’de bundan sonra kurulacak koalisyonların niteliği de değişecek hiç merak etmeyin...
Bugün bağımsız bir Merkez Bankası’ndan söz ediyor, siyasi iradeden bağımsız kurulları konuşuyorsak; ekonomi yönetimi uluslararası standartlara oturmuş demektir.
Eğer elimizde iyi hazırlanmış bir program varsa; hükümetin koalisyondan mı, tek başına iktidardan mı oluştuğu çok farketmez diye düşünüyoruz.
Zaten farketmemeli; çünkü bu ülkenin geneline bir uzlaşma kültürünü yaymaz, insanları ortak akılda buluşturmazsak geleceğin çok daha kötü olacağını görmeliyiz.
Hekim yerine politikacı ithal etsek!
Gözünüz aydın! Artık ithal hekimlerimiz de olacak. ''İthal hekim'' olgusunu anlayabilmek için Türkiye’de hekimlerin durumunu iyi bilmek gerekir.
Bugün Türkiye’de görev yapan hekimlerin büyük bir bölümü Türkiye’nin geçmişteki en başarılı ve seçkin öğrencileridir.
Özellikle zorunlu hizmetin uygulanmaya başladığı 1981 öncesinde tıp fakültelerine çok yüksek puanlarla girilmekteydi.
Örneğin, 1980 yılı (o zamanki adıyla) Üniversitelerarası Seçme Sınavı’nda Türkiye’de ilk 100’e girenlerin yaklaşık 20’sinin Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni tercih ettiklerini anımsıyorum. Bugün bizleri idare etmeye çalışanlar o gün bu puanların yarısını alabilmişler miydi acaba?
* * *
Tıp fakültesine girmelerinin ardından diğer alanlardan daha uzun, yoğun ve zor bir eğitim bekliyor hekim adaylarını; mezuniyetin ardından da zorunlu hizmet...
Zor koşullardaki zorunlu hizmet sırasında zorlu Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) çalışmak... Kazananlar için ortalama 5 yıl içinde okunması, hatta yutulması zorunlu kitaplar dolusu bilgi; güç ve kötü koşullarda sık nöbetler... Yeniden zorunlu hizmet ve bazı branşlar için günümüz koşullarında 3 yıllık yan dal, yani üst ihtisas gerekliliği...
Bu eğitimle yetinmeyenler için her aşamada araştırma ve yayınlar üreterek, üst düzeyde yabancı dil öğrenerek, dosyalar hazırlayarak ve sınavlara girerek yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük (veya başasistanlık, şef yardımcılığı, şeflik)... Onlarca yıllık eğitimin, uykusuz gecelerin ardından ''Bir muayenehane açayım, üç-beş kuruş kazanayım da çocuğumu özel okulda okutabileyim'' düşüncesi ve hastanızın muayenehanenizden çıkarken yanındakine fısıldadığı ''İki tık-tık, bir çıt-çıt yaptı, lirayı kaptı'' sözleri...
Türkiye’de yükseköğrenime yıllarca yön veren bir kişinin hastanedeki bir yakınını ziyaretleri sırasında ''Hekimliğin değerini ancak şimdi anladım'' dediğini öğrenmiştim. Gerçekten de hekimlerin gerçek değeri ancak böyle algılanabilir.
Son yıllarda Türkiye’deki bilimsel yayın sayısındaki rekor artışlarda tıp doktorlarının payı büyük. Bugün eğitimini Türkiye’de almış pek çok hekim elini kolunu sallayıp tıpta en ileri ülkelerin en iyi hastanelerinde çalışabiliyor, birçoğu zaman içinde alanlarında dünya tıbbına yön verebiliyor.
1938 Kasım’ından bugüne uluslararası alanda büyük başarılara imza atmış kaç politikacımız var acaba?
Hekimlerimizin hiçbir zaman bu dönemdeki kadar aşağılandığını anımsamıyorum. Özellikle ''Ben doktora iğne yaptırmam ama hemşireye yaptırırım. Çünkü hemşirenin pratiği yoğun. Bir yoklar, damarı bulur. Ama doktor bulamaz. İcabında felç de edebilir'' sözlerini unutmam olası değil. Bir hekimin yetişebilmesi, bir çınar gibi kök salabilmesi için yıllar süren yoğun emek söz konusu; oysa iktidara yakın, uygun tohuma sahip bir politikacının yükselmesi için toprak, biraz su ve tutunacağı bir sırık yeterli.
Hekimlerimize daha fazla haksızlık etmesek; ''hekim'' yerine ''politikacı'' ithal etsek?
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|
|