Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 01 Mart 2007 / Perşembe  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
New York'un uyurgezerleri

Modern Sanat Müzesi yılın ilk büyük projesinde, Doug Aitken'ın kaleydoskopundan şehre bakmakla yetinmedi, şehirle bakıştı da...


Fikir aslında yeni değil. Edebiyatta da, sinemada da çok başarılı örnekleri olan bir anlatım biçimi. Akira Kurosawa "Raşomon"la 1950'de yapmıştı bunu.
1993'te Robert Altman "Sosyeteden İnsan Manzaraları" ile bir benzerini denedi. William Faulkner "Döşeğimde Ölürken" (1930) ile, Orhan Pamuk "Benim Adım Kırmızı"(1998) ile, bir bakıma, aynı şeyi yaptılar.
Neden söz ettiğimi anlamışsınızdır.
Akira Kurosawa bir çiftin tecavüze uğrayıp öldürülüşünü, dört ayrı tanığa anlattırır. Altman 10 farklı hikayedeki onca farklı karakteri, filmin sonunda tek bir depremde buluşturur. Faulkner bir ölünün ardından 15 ayrı kişinin bakışıyla bakar. Pamuk bir cinayetin çevresinde canlı cansız birçok sesi konuşturur.
Hepsi de çok mercekli bir deneyim sunar bize. Doug Aitken ise bunu ve fazlasını yapıyor. Fikir yeni değil ama uygulama ve sonuç yepyeni.
1968 doğumlu sanatçının son video enstalasyonu "Uyurgezerler", New York'u farklı karakterlerin gözünden anlatmakla kalmıyor; bu anlatıları hem eşzamanlı hem de bin bir farklı eşleştirmeyle izlettiriyor bize.

Dışa açılan müze...
Aitken sadece her hikayenin (ve her karakterin) farklı ve kesişen çizgilerini görmemizi sağlamıyor. Aynı zamanda, bu hikayelerin farklı kombinasyonlarını kurarak, enstalasyona her bakana, her bakışında farklı bir deneyim yaşatıyor. Çok mercekliliği aşan, kaleydoskopik bir serüven bu.
Son haftalarda üst üste üç kez New York'a gittim ve her seferinde, Doug Aitken'ın "Uyurgezerler"ini gördüm; her seferinde, bambaşka bir şey gördüm.
Üstelik bunu yapmak için, enstalasyonu sergileyen Modern Sanat Müzesi'ne (MoMA) girmem bile gerekmedi.
MoMA'yı kelimenin gerçek anlamıyla dışa açan bu ilk sanat olayı, müzenin galerilerinde değil, dış duvarlarında oldu çünkü.
New Yorklular, MoMA'nın 53'üncü ve 54'üncü caddelere bakan cephelerinde, bitişikteki Amerikan Folk Sanatı Müzesi'nin duvarında, heykel bahçesini çevreleyen camlarda, beş değişik "uyurgezeri" izleyebildiler.
Aslında, uykuda gezmiyordu bu "uyurgezerler". Her biri, kendi anlatısında, sabahleyin yataktan kalkıyor ve yine kendi anlatısının parametrelerinde, hayata akıyordu.
Bu uyanış, gerçek hayatta, akşam saat 5'te, şehre karanlık çökerken başlıyordu.
New York'un beş ayrı ilçesinde (Manhattan, Brooklyn, Bronx, Queens ve Staten Island) çekilen, beş ayrı karakterin (ikisini tanınmış oyuncular Donald Sutherland ve Tilda Swinton canlandırıyor), her biri 13'er dakikalık beş film, MoMA'da ve yakın çevresinde aynı anda yedi ayrı yüzeyde izleniyordu. Bu yüzeylerde ikişer ikişer eşleşiyordu hikayeler. Hangi iki filme aynı anda baktığınız, ne gördüğünüzü belirliyordu.

Şehrin kokusu, ışığı, soğuğu
MoMA'nın duvarları canlanırken, kaldırımlardaki kalabalık yavaşlıyor, akışın yerini öbeklenme alıyordu. Az sonra, kafası havada düzinelerce insan, düzinelerce çift göz, kendileri gibi şehre karışan iki ayrı insanı izlemeye başlıyordu.
Siz ve kaldırım arkadaşlarınız, Aitken'ın karakter çiftlerine bakarken, o karakterlerin gözünden şehre de bakıyordunuz; zaten o karakterlere bakarken baktığınız da şehrin kendisiydi; filmi izlerken, mimarisi, gürültüsü, kokusu, ışıkları ve soğuğuyla şehri de yaşıyordunuz.

Koreografik bir bütün...
Görünümü, yaşı, kişiliği, konumu birbirinden farklı beş kişi (bir bisikletli kurye, bir posta memuru, bir elektrikçi, bir büro çalışanı ve bir işadamı) kendi özel mekanlarından çıkıp farklı araçlarla farklı yollardan işlerine gidiyor; gün ve gece boyu şehirde kendi hayatlarını yaşıyor; ertesi sabah şafak vakti yine evlerine dönüyorlardı.
Aitken'ın, beş filmin de belli noktalarında, kâh bir hareketi kâh bir bakışı senkronize eden, hepsini aynı ritmde buluşturan koreografisi anlatıları birbirine bağlıyordu.
Bağlamasa da, biliyordunuz zaten. Bu beş karakterin içlerine kapandıkları, dışlarındaki tempoya adım uydurdukları, çöküp kaldıkları ve yerçekiminden kurtulup adeta yükselmeye başladıkları anları tanıyordunuz.
Çünkü aynısı size de olmuştu; şehir sizi de içine almış, sizi de kusmuştu. Sizin de "uyurgezer" bir yanınız vardı. Şehirdeki herkes gibi.


PAZAR
"Beni sokmaya çalıştıkları delikten çıkıp buraya geldim"
Bir yarışma binlerce amatörü buz pistine çıkardı
Ayakkabıdan sanat eseri
80 günde devr-i Pasifik
Biz de dünyayı ele geçirmek istiyoruz!
Evdeki iktidarın sembolü
Ölümsüz mücevherler
Gösterideki 350 kostümün tasarımcısı
Oscar'ın favorisi tartışmasız "Babil"!
Manisa ve Merkez Efendi
İyi, kötü ve kraliçe
New York'un uyurgezerleri
Bir hukuk meşalesi
Balıklara öneriler
Adı Yemen'dir (2)
Mucizevi bir meyve: Ananas
Ölmezse yaşadı...
Van'da hayatın ritmi farklı
Yarım yamalak bilgilerimiz
Şiraz "rezerv" oldu





Yasemin Çongar
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet