|
Erzurum
1973 yılıydı. Merkez Bankası Müfettiş Yardımcısı olarak, bankanın Erzurum Şubesi teftişine gönderildim. Tabii, bir üstat müfettişle birlikte. Gitmeden önce, Teftiş Kurulu Başkanımız Dündar Bey'e orada nerede kalabileceğimi sordum. Başkan'a "bıyıklı" derdik. Bıyıklı, "Otel Temelli'de kalırsın" dedi. Yıllar önce orada kalmıştı. Neyse ki şubede lojman vardı.
Anlatılana göre, bizden önceki dönemin Ziraat Bankası müfettişleri, geldikleri ilk gün yanlışlıkla Ziraat Bankası yerine Yapı Kredi Bankası'na gitmişler ve şubenin kasasına girip sayım yapmışlar. Yapı Kredi Şubesi yetkilileri, müfettişlerden çekindikleri için, hüviyet bile sormamışlar. Müfettişler sayımı bitirip şubeden çıkınca "leylek" amblemiyle karşılaşmışlar.
O zamanlar Erzurum bir erkek şehriydi. Üniversite oldukça yeni sayılırdı. Üniversite lokantalarında bayana rastlamak olağandı ama akşam üstleri Cumhuriyet Caddesi'nde yürürseniz, hiç bayanın olmadığı, tur atan bir erkek ordusuyla karşılaşırdınız.
Çuvallarda insanlar
Kadınlar, "ihram" denilen, çuval rengi ve her taraflarını kapatan çarşaflar içinde dolaşırlardı. Kadınlar sokaklarda yürümezler, gidecekleri yere koşar adım giderlerdi. İlk geldiğim günlerden biriydi. "Ortadoğu'nun ve Balkanlar'ın En Büyük Kitap Sarayı" tabelasının bulunduğu kitapçının yan sokağında, kaldırıma atılmış iki çuval gördüm. İçlerinde ne olduğunu anlamak için ayağımla dokundum. Çuvallar hareket edince, içlerinde insan olduğunu anladım.
O yıl ramazan ayı, yaza rastlamıştı. Ramazan boyunca, şehirde öğle yemeği yemek neredeyse olanaksızdı. Lokantalar, yemek vermediklerini göstermek için sandalyeleri masaların üzerine koyarlardı. Akşam açılan birkaç içkili yer, dışarıdan bakılırca görülemez biçimde tecrit edilmişti.
Oruç tutamıyorduk. Bu nedenle, Orduevi'nin lokantasından faydalanabilme olanaklarını araştırdık. Orduevi Müdürü olan subay, bize kart verebileceğini ancak saçlarımızı kısaltmamız gerektiğini söyledi. Orduevi'nde yemek yemek uğruna saçlarımı kısalttım. Bu kez de, Orduevi girişine bir tabela konulmuştu. Üzerinde, "Acayip favorili ve bıyıklı olanlar giremez" yazıyordu. Anlaşılan, tabela bizim için yazılmıştı. Favorileri de kısalttık.
Perma Sharp ile Mermerşahi...
Üstadım İlhan Bey'le birlikte gece 10'a kadar çalışır, yatmadan önce İstasyon çeşmesine kadar yürüyüp geri dönerdik. Üstat, bizden önceki bir müfettişin İstasyon Müdürü'nün kızına âşık olduğunu anlatmıştı. O da her gece İstasyon'a bu nedenle yürürmüş. Şubemiz Müdürü, bizi ailesiyle tanıştırırken, "Benim kız, benim oğlan, benim İstanbul'daki velet (bu oğlunu pek sevmiyordu anlaşılan), bizim! Hanım" demişti.
Şube Muhasebecisi "c" harflerini "z" olarak telaffuz ediyordu. Üstat, onun adını "Dereze" taktı. Muhasebe servisine giden çaylar götürülürken, bizim çalıştığımız odanın kapısının önünden geçilirdi. Dikkat ettim, her seferinde oraya 30 civarında çay gidiyordu. Oysa çalışan sayısı 4-5 kişiydi. Gördüm ki, çayları soğumasın diye ters çevirmişler ve adam başı 5-6 çay almışlardı. Erzurumlu çay içmeyi çok seviyordu.
Bir gün üstat, odacılardan birinden "Perma Sharp" marka bir jilet bıçağı almasını istedi. Odacı saatler sonra elinde bir bez parçasıyla geri geldi. Bu nedir deyince, "Mermerşahi" dedi. "Perma Sharp"ı bilmediği için "Mermerşahi" olarak anlamıştı.
Erzurum Müzesi, bir harikaydı. En çok dikkatimi çeken parça, uzaylı elbisesi giymiş yaklaşık 20 santim boyundaki, antik bir adam heykeli olmuştu.
Erzurumluların bir sözünü hep hatırlarım: "İstanbul neçi, Erzurum yayla".
ytoruner@milliyet.com.tr
|
|