|
Mart başında Tuzla kıyıları
Hava serince de olsa, ortalık güneş içinde.
Türkiye'nin sorunlarıyla beyinsel bir bitlenmeye uğramak bir yanda; İstanbul'un tadını çıkarmak bir yanda.
Kaldı ki Türkiye'nin sorunlarına doğru burnunu uzatmak, pek de uğur getirmez bizim TC'de.
Gövdesel keyiflerin muhallebisini kaşıklamak dururken; beyinsel trafoların cereyanına kapılmak niye?
***
Boğaz kıyılarıyla, Boğaz tepeleriyle; Haliç kıyılarıyla, Haliç tepeleriyle; Marmara kıyılarıyla, Marmara kıyılarının tepeleriyle İstanbul'un tadını çıkarmak; hele hava da güneşliyse...
***
1839'da Mustafa Reşit Paşa da, Topkapı Sarayı'nın Gülhane Köşkü önünde "Osmanlı siyasal, toplumsal ve ekonomik düzeninde" köklü bir değişiklikle çağdaşlığı hedefleyen "Tanzimat Fermanı"nı okurken; elbet de Yozgat'ın köylerini düşünmüyordu. Onun da gönlünde peteklenmiş Osmanlı haritası, hayat standardının değiştirilmesi gereken İstanbul'dan ibaretti.
***
Mümkün olsaydı da Caddebostan kıyılarından Tuzla'ya, Mustafa Reşit Paşa'yla birlikte uzansaydık.
Marmara'nın yeşil çimli kıyılarında pikniğe çıkmayı göze almış birkaç aile ve hoplayıp zıplayan küçük çocuklar...
Vızır vızır gidip gelen arabalar, minibüsler; mavili kırmızılı, yeşilli mavili, sarılı yeşilli otobüsler ve Kayışdağı'na doğru yayılıp gitmiş binlerce ev...
Adalar da ne kadar yakın görünüyordu.
Mustafa Reşit Paşa'nın şaşkınlıktan ayakları ağzından çıkardı herhalde.
***
Bendenizin çocukluğunda bile, henüz Kadıköy-Bostancı tramvayları yokken; Bostancı'daki büyük teyzelere gitmek için, Haydarpaşa-Pendik arasında çalışan banliyö trenine binerdik Erenköy istasyonundan.
Köprü-Kadıköy vapurları gibi, Haydarpaşa'dan kalkan banliyö trenleri de; köylü ve alaturka ağırlıklı bir görünümün çok dışındaydı.
***
Bir bakıma Bostancı, İstanbul'un bittiği yerdi.
Henüz daha ne elektrik vardı Gözkepe köşklerinde, ne telefon, ne özel arabalar, ne de akar su. Anadolu'dan gelme, "evlatlık" denilen kimsesiz küçük "besleme" kızlar; çatıdaki su deposunu, tulumbayla kuyudan çektikleri suyla doldururlardı.
Ve sık sık kulakları çimdiklenir, horlanır, hakaret görürlerdi.
O tarihlerde evin tek küçük çocuğu olduğum için de; tek arkadaşım onlardı benim; onlarla kaydırak, seksek oynardık bahçede.
***
Kırk yılda bir Pendik'e kadar gitmek ise, Viyana'ya gidiyormuşçasına bir heyecan yaratırdı evde. Hazırlıklara bir gün öncesinden başlanırdı.
Erenköy'den trene binip, pencereden dışarılara bakmak...
Bayramda alınmış bir ayakkabı kadar bir tazelik doldururdu içime.
***
Büyük Reşit Paşa da şimdi yanımda olsaydı. Tersanenin vinçlerini, teknelerini görseydi.
Çankaya'ya kimin çıkacağı konusundaki tahmin ve tartışmalardan söz açsaydım kendisine ve Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yenilikleri bir kez daha sıralasaydım.
***
1- Kişi hak ve özgürlüklerini kısıtlayan kurum, yasa ve yönetimlerin ortadan kaldırılması.
***
2- Bütün uyrukların yaşamlarının, onurlarının, maddi varlıklarının güvenliğinin ve dokunulmazlığının sağlanması.
***
3- Müslüman olmayan halklara din ve vicdan özgürlüğünü tanıyarak, uyruk eşitliğinin ve vergi adaletinin tanınması.
***
4- "Yasasız suç ve ceza olmaz" ilkesinin benimsenmesi.
***
5- Müsadere (el koyma) ve angaryanın kaldırılması.
***
6- Rüşvet belasının mutlaka engellenmesi.
***
Sonra da Sultan Abdülmecit'in sadrazamına şöyle deseydim:
- Sizin 1839'da Tanzimat Fermanı'nda açıkladığınız köklü değişiklikler, bugün de tam oturmuş değil yerine. Dış dinamiklerin yarattığı değişimlere karşın, iç dinamikler; köylü ağırlıklı bir ülke olmayla, oligarşik bir yönetim yapısını bir türlü değiştirmeye yetmedi. Hâlâ daha Hazine'den geçinmeli makam sahibi olmanın itibarı, çıplak hayattan geçinen meslek sahipliğine çok ağır basmakta...
***
Hele bir de, -dünkü Milliyet'in manşetinde de yer alan- "Dünya Ekonomik Forumu"nun kadın-erkek eşitliğiyle ilgili raporunda, Türkiye'nin 115 ülke arasında 105'inci sırada bulunduğunu açıklasaydım kendisine.
Kadınlarımızın yüzde 15'inin hiç okuma yazma bilmediğinin, yüzde 48'inin de hiç gazete okumadığının saptandığını anlatsaydım.
***
Mustafa Reşit Paşa'nın gözleri bir yandan tersane vinçlerine, bir yandan teknelerle yatlara, bir yandan da Marmara'nın maviliğine dalar mıydı, dalmaz mıydı?
***
Türkiye'nin sorunlarıyla beyinsel bir bitlenmeyi bir yana bırakarak, Tuzla'daki eski dostum Balıkçı Mustafa'ya gidiyorduk ama...
Ama işte...
Nereden geldiyse geliverdi aklıma Mustafa Reşit Paşa...
***
Gövdeselliğin çerçevesi, ancak tek bir ömürle kilitli. Beyinselliğin kepçesi ise, yüzlerce yıl geriye de uzanabiliyor, ileriye de...
***
Şu sırada yine Irak'ta kim bilir kaç Arap, kaç Arabı öldürdü.
Irak'ı kurtarmak isteyen Araplar, donsuz bir vahşetle öldürüyorlar birbirlerini.
Bilmiyorlar ki 21. yüzyıl; kadınsız kahkahasız, erkek erkeğe kahvelerini mutlaka değiştirmek zorunda.
***
Tuzla bahçelerinde de, yapraksız ağaç dalları tomurcuklanmaya özeniyordu. Ve uzaklarda siyahımsı selviler görünüyordu, altlarında birkaç da beyaz taş siluetinin bulunduğu selviler...
c.altan@prizma.net.tr
|
|