|
Ekmeğin bittiği yerden Taksim denen 'tarla'ya
Hiç ekmeksiz İstanbul'a gelenlerden Gülbahar... Taksim adlı "tarlaya" çalışmaya gönderdiği çocuklarını toplamaya gittiği ilk günü hep aynı şekilde hatırlayacak: Kırmançların çocukları su satıyordu, polis onları topluyordu. Herkes birbirine sarılıyordu
Öteki şehrin insanları - 4
Ece Temelkuran
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer
Tuhaftır, sonraki günleri hatırlamıyor hiçbiri. Ama o ilk günü, ilk dinleyene anlamsız, hayatlarını öğrendikçe çok anlamlı gelen ayrıntılarla ve mıh gibi akıllarında tutuyor hepsi. Berivan'ın hatırladığı ise ne yakılan köyleri, ne mendil sattığı zamanlardan ezberlediği İstiklal Caddesi ne polisin onu yakalayıp götürdüğü Çocuk Merkezi'nde yaptığı tek kişilik yemek yememe direnişi. 13 yaşında o, şimdi en çok ve hâlâ Dereca köyünden 5. sınıf karnesini almaya bir hafta kala ayrıldıklarını hatırlıyor. Annesi Gülbahar, Türkçeyi hiç öğrenemediği için Kürtçe söylüyor bu apar topar gelişi:
"Günlerdir açtık. Ekmek bitmişti."
Hiç ekmeksiz İstanbul'a gelenler şimdi İstiklal Caddesi'nin kıyısında, belediyenin içkili hayatla kaldırım taşlarını söküp yeniden takarak giriştiği savaşın kenarında, içinde sadece soba üzerinde kuruyan beyaz külotlu çorapların ve Coca Cola'nın verdiği bedava bardakların zengin durduğu 20 metrekarelik bir evde, 8 kişi yaşıyorlar. Berivan, biraz büyüdüğü için evden çıkması yasak. Okula gidemez çünkü yanları hep ağrıyan annesine bakacak. Kuran'ını okuyacak her gün, her gün o bulaşıkları yıkayıp, o yastıkları indirip kaldıracak. Komşular bilinmediği için gitmesi yasak. "Kedi"nin bütün gün uyumasını izleyip iki yıl önce gelen bebeğe bakacak. Abisi Cüneyt iki yıl önce haftalığı 30 milyona başladığı tekstilde beş aydan sonra bu hafta bir iş çıkmasını bekleyecek ve "son ütücü" olmasına hep gülecek:
"O program var ya hani abla!"
Fakir çocuğunu polis ne yapsın?
Babalarının Taksim'de başkasının simit tezgâhında "işçi" olarak aldığı gündelik 25 milyondan her gün 10 milyonunun yemeğe gitmesi "maalesef şeker hastalığına" bağlanacak. Ve benden sadece iki yaş büyük olduğuna mümkün değil inanılmaz Gülbahar, Taksim adlı "tarlaya" çalışmaya gönderdiği çocuklarını toplamaya gittiği o ilk günü hep aynı şekilde hatırlayacak:
"Kırmançların çocukları su satıyordu, polis onları topluyordu. Herkes birbirine sarılıp öpüyordu."
Her ikisine de aynı şekilde gülüyor Gülbahar, "Fakirin çocuğunu polis ne yapsın?" diyor niye güldüğü sorulunca. İstanbul'daki 5 bin sokakta çalışan çocuğun 70 bin kez giriş yaptığı Ayvansaray Sosyal Hizmetler Merkezi'ne, "iyi koştuğu için sadece 8 kez" alınmış olan Berivan şimdi hiç dışarı çıkamadığı için o merkezde oynadığı basketi bile iyi hatırlıyor. Gazetecileri hiç sevmiyor ve bu yüzden ikide birde aynı şeyi söylüyor:
"Beni yazma abla".
Onu yazmıyorum ben de, köydekilerden bile erken evlendirileceğini, hiç dışarı çıkamadığı için bozulan psikolojisini, okula başlayan arkadaşlarının adlarını sayarken nasıl gözlerinin dolduğunu, 13 yaşında berdelle evlendirilen annesinin ellerine benzeyen ellerini, annesinin ondan söz edilince sertleşen yüzünü, "Çıkamaz" deyişini... Onun yerine başka bir şey yazacağım. Belki de gazetecelik yaptığım bütün zamanlar boyunca en çaresiz hissettiğim anı yazacağım. Gülbahar Hanım'ın, eve girdiğimde tokalaşmak için uzattığım elimi alıp... Öpüp... Alnına... Koyayazdığını... Yazacağım. Çünkü "beyazım" ben. Çünkü lütfedip gelmişim. Çünkü şaşkınlıktan mütevellit bir tereddüt anında benden iki yaş büyük, çocuklu bir kadının bütün bu işaretleri bir "üstünlük" gibi okuyuverdiğini, boş bulunup böyle bir şey yapayazdığını, bu tereddütün bütün bu ülkenin trajedisini bir anda, karna giren bir bıçak gibi anlattığını...
Yazacağım. Tıpkı kocaman adamların zengin genç erkeklere "abi" demesi gibi, teyzelerin havalı genç kadınlara "abla" demesi gibi ve hepsinden daha fena yakıcı olan bu tereddüdü yazacağım.
Zincirin son halkası
Tarlabaşı Toplum Merkezi'nde yıllardır çalışmış olan Sosyal Hizmetler Uzmanı Abdullah Karatay, "Zincirin son halkasını tamir etmeye çalışıyoruz" diyor evden çıkıp Cüneyt bizi Yunus'un evine götürürken. "Sokakta çalışan çocuklar, çocuk suçluluğu... Hatta giderek mistik bir mesele haline getiriliyor bu. Oysa mikro direnme alanı olarak aile içe doğru gelen baskıyla önce babayı kaybediyor. Babalar işsiz kalınca görüntüyü kurtarmak için bütün gün sokaklarda dolaşıyor, iktidarı sarsıldığı için şiddete başlıyor.
Yoksullukla mücadeleyi çocukları okullaştırarak yapmaya çalışıyorlar. Okullar yetimhane gibi. Bütün bu insanlar, bu çocuklar sadece ayakta kalmak için yapıyorlar ne yapıyorlarsa."
Sonra Cüneyt'e dönüp "Fırat Delibaş'ı anlatsana" diyor. Cüneyt, müstehzi bilmediğini, tanımadığını söylüyor. Karatay, "Hepsi bilirler. Çocukları suça teşvik eden adam olarak nefret edildi ondan ama Tarlabaşı'ndakiler için Robin Hood gibi bir şeydi. Buranın kahramanıydı, şimdi hapishanede."
"Yoksulluk bir konfederasyondur aslında" diyor Karatay, "Herkesin birbirinden nefret ettiği ama birlikte yaşamak zorunda olduğu bir ülkedir Tarlabaşı. Kürtler, Çingeneler, Iraklı Keldaniler, Afrikalılar..."
Yol üstündeki Kürt bakkala soruyoruz bu sırada Afrikalılarla hangi dilde konuşuyorsunuz diye:
"Kürtçe!"
Nasıl yani?
"Vallahi öyle işte. Hatta içlerinden biri tutturdu ben Urfalıyım diye."
Tarlabaşı'nı köyümden çok tanıyorum artık!
Herkesin yoksulluğun sert diliyle konuştuğu sokaklardan birinde Yunus, Dolce Gabbana montuyla karşılıyor bizi. Önce biraz Kürtçe selamlaşma, sonra buyrun içeriye...
"Behçet hastalığı varmış onda. Stretsten tabii, ikizler, küçücük oda, ilaçları da pahalı... Bilmiyoruz artık."
Yeni evliler aslında, duvarda yapma çiçeklerin önünde çekilmiş fotoğrafları ama hanımın niye elimi doğru dürüst sıkamadığını açıklamak için anlatılıyor hastalığı. Çocukların adları Özgür ve Barış. Onlar okuyacak belki. Çünkü Yunus:
"11 yaşında geldim İstanbul'a. O kadar küçüğüm ki otobüste para almadılar. Türkçemiz de yok. Bekâr evine geldim. Abim 13 yaşında, o çalışıyordu çağırttı beni. Babamız da nasıl göndermiş bizi o yaşta. Dargeçit'teyiz, köy yakılmış. Köy koruculuğunu reddetmiş, o sebeple. Ya çapaya gidecektik ya İstanbul'a. Ertesi gün atölyeye koydular beni. 1991'di, haftalık 4 YTL alıyordum. Şaşırmışım, insanların şekli şemali değişik.
Bir de kapalı yer, bütün gün çıkamıyorsun. Alışıyorsun tabii. Şimdi Tarlabaşı'nı köyümden daha çok tanıyorum. 28 yaşındayım, hep çalıştım. Gerçi böyle otuz sene çalışsam ne olacak."
Babasına kızgın mı peki?
"Kızsam... Yani belki güzellik görseydik kızardık da... Böyle olunca... Kızamam da yani."
Ama Çingenelere ve Afrikalılara kızıyor. Onlardan şikâyet ettikçe giderek daha da yerlisi oluyor Tarlabaşı'nın. Bir de küçük kardeşi Ahmet'e kızıyor. Yemin ediyor bilmediğine Ahmet'in nasıl mendilciliğe başladığını.
Ahmet, tek tek cezaevine düşen ve okumaya devam eden arkadaşlarının ismini sayıyor, çok eski macera günlerini hatırlayarak, gülerek yer yer. O da şimdi abisi Yunus gibi tekstilde. Ama arada bir internete gidiyor.
Yakılan köylerini hiç hatırlamamasına rağmen Ahmet, "Çok güzeldi köy" diyor. Ve internette Hailife adlı oyunu oynuyor. Türk polisi oluyor, tuhaftır, "bölücü teröristleri" vuruyor.
İstiklal Caddesi'nde aralarında Kırmanci konuşan iki küçük mendilci çocuk "Abi Muhammed adı için" diye mendil uzatıyor birine. Şakasına "Muhammed kim?" diyor genç adam. Çocuk "Büyüktür" diye cevap veriyor ve şöyle bir konuşma geçiyor aralarında:
"Nasıl büyük yani?"
"Kamyon kadar."
"Ne yapmış da büyük olmuş?"
"Bizi düşmandan kurtarmış."
"Düşmanlar kim?"
"Türkler!"
"Nerelisin sen?"
"Diyarbakır."
YARIN
İstanbul'un 'Gazzi şeridi': Gazi Mahallesi...
Gözünü seveyim sus!
Fena halde merak ediyorum, eminim siz de merak ediyorsunuzdur:
Acaba bu ülkede birileri oturup "Acaba şu mesele hakkında Kenan Evren'in aklından ne geçiyordur?" diye merak mı ediyor?
Kuzey Irak meselesi açılıyor diyelim ki hoop gidip "Darbe Dede"ye bir mikrofon. Hem de "Bu konuda ne buyurursunuz paşam?" tadında, darbe güzellemeci bir tonda.
Kürt meselesi gündemde mesela. Hop bir mikrofon daha:
"Ne yapmalı bu Kürt meselesinin çözümü için paşam?"
Bu memlekette böyle bir merak var mı, yoksa bu "Kenan Evren demeçleri enflasyonu" birtakım darbe-sevici gazetecilerin işgüzarlığı mı?
Erdal Eren'i daha 16 yaşındayken astıran bir adamın şu ya da bu konuda ne söylediğini merak eden birileri mi var? Böyle bir adamın sözlerinin merak edilesi kıymette olduğunu düşünen gazeteciler niye var?
Bu bir yana, Mamak Cezaevi'nde ve diğer cezaevlerinde, ağır işkence görmüş insanlara, kar üstünde, çırılçıplak İstiklal Marşı söyleten bir darbenin paşası şimdi niye bugün çıkmış, "Aşırı milliyetçilik beni endişelendiriyor" diyor? Normal bir ülkede yaşıyor olsaydık "Darbe Dede" bu sözleri hapishaneden söylüyor olmayacak mıydı?
Biz, normal koşullarda hapishanede olması gereken, yapılan katliamlardan ötürü kerelerce müebbet hapse mahkûm edilmesi gereken bir adamın sözlerini niye gazetelerde görüyoruz?
68'lilere, 78'lilere öneri
Bir süre önce bir kampanya çağrısında bulunmuştum, umulmadık düzeyde destek almıştı. Kampanyanın adı "Darbe Dede'ye fotoğrafını gönder"! Darbe Dede sevimliliğinde sunulan Kenan Evren, Sibel Can'dan resmini yapmak için fotoğrafını istemişti.
Ben de kendisine bizim de elimizde fotoğraflar bulunduğunu, bilhassa işkence izlerini gösteren çok sayıda fotoğrafa sahip olduğumuzu, dilerse kendisine bu fotoğrafları gönderebileceğimizi, kendisinin ihtiyacı olan kırmızı, mor ve kara renkli boyaları da bol miktarda kendisine sağlayacağımızı ifade etmiştim.
Şimdi yeni bir kampanya önerim var:
"Gözünü seveyim sus Kenan!"
Alt başlık veriyorum:
"Zira başım ağrıyor!"
"Beynelmilel"
Bu kampanyaları darbenin, darbelerin birinci dereceden mağduru olan 68'lilerin ve 78'lilerin bir arada düzenlemesi lazım.
Abiler ve ablalar bu gibi "geyik kampanyalar"ın çekilen acılara haksızlık olacağını, acının ağırlığı karşısında hafif kalacağını düşünüyor olabilir. Ama bir muktedir -ki Darbe Dede bu kadar demeç verdiğine göre hâlâ bir muktedir sayılabilir- en çok alay edilmekten korkar. Alay edilmek bir diktatör için kalabalıkta donsuz kalmak gibi bir şeydir. Ve "gülmek ağlamanın kardeşidir."
Darbeyle, darbenin yarattığı iktidar figürüyle tatlı tatlı dalga geçen "Beynelmilel" filminin bu kadar sevilmesinin, seyirci rekorları kırmasının nedeni de budur. Bu halkın kendisinin üzerinden geçen muktedire ayağa kalkıp yüzü gözü hâlâ kan içindeyken gülmeye ihtiyacı var.
Parmağıyla göstere göstere, karnını tuta tuta. Üstünden darbe geçen insanların bu ülkede artık "kazanabiliriz" duygusuna, "yenebiliriz" hissine ihtiyacı var.
İnsanların, tam da bu toprağın taşıdığı hayat kıvamı bilgisiyle, neşe ve efkârla aynı anda bu darbeci dedeleri alaşağı edesi var.
Her an bu memleketin her yerinden mektuplar alıyorum, darbenin paraladığı insanlar en diplerindeki duygu ve düşünceleri yazıyorlar bana. Buna ihtiyaçları var, biliyorum. Ve medyada demeçler şahı haline getirilmeye çalışılan Darbe Dede'nin hiç değilse bir kerecik komik duruma düştüğünü görmek istediklerini biliyorum.
ecetem@hotmail.com
|
|