Gaz bombasıyla oynayan çocuklar!
Gazililere göre 1995, Gazi'nin Susurluk'u oldu. Mahalleli içine kapatılarak 'eritilirken', dışarıdan da içeri doğru 'teyakkuz' sürüyor. "Gazili" olan kimse İstanbul'da işe alınmıyor. 4 yaşındaki Sıla, bebeğini yere yatırıp burnuna elini dayıyor: "Bak, gaz bombası sıkıyorum anne!" Başka bir hukuk var burada! Burası İstanbul'un 'Gazzi Şeridi'
Öteki şehrin insanları - 5
Ece Temelkuran
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer
"Yoksulluk dediğin akıl yoksulluğu. Çocuğunu okutacaksın, hamallık yapıp çocuğunu okutacaksın. O zaman kurtulursun yoksulluktan. Duvarlara yazı yazmakla olmaz bu işler. Çocuklar okuyacak ki yoksulluk bitecek."
Gazi Mahallesi Pir Sultan Abdal Derneği Mütevelli Heyeti üyesi Şükrü Erdoğan, hâlâ eski değerlere inanıyor. Oysa dernek binasında ağır ağır biriken otuzlu yaşlarındaki erkekler artık "Gazili" olan kimsenin "İstanbul'da" işe alınmadığını anlatıyor:
"1995, Gazi'nin Susurluk'u oldu. O günden itibaren hızla işten çıkarmalar başladı."
Mahalleli içine kapatılarak "eritilirken" dışarıdan da içeri doğru "teyakkuz" sürüyor Gazililere göre. ABD'li dev yatırım bankası Morgan Stanley'in büyük ortağı olduğu Turkmall, Gazi'nin eteklerinde büyük bir arazi alıyor. Dünyadaki bütün "duvarların" kimin için kalktığı Gazi'den daha iyi görünüyor. Üstelik gazeteler bunu tam tersinden anlatıyor:
"Polisin bile girmekte zorluk çektiği..."
Özel Halk Polikliniği'nde 13 yıldır çalışan Mustafa Ağır ise bambaşka bir şey söylüyor:
"Ne 'zorluğu'? Polis her gün burada. Her an akreplerin o tuhaf kornaları, gece gündüz. Yani ajite olmanız için siyasi olmanıza gerek yok Gazi Mahallesi'nde."
Oysa eskiden...
"Ben burayı rahat, huzurlu ve ilerici bir mahalle olduğu için seçmiştim. Hatta çok zengin bir adam vardı burada evi olan o da gitmiyordu bir yere. 'İstanbul'da çalışıyorum, köyümde yaşıyorum. Neden gideyim?' diyordu soranlara. Her evin altında tekstil atölyesi vardı. Ama 1995'ten sonra, mahallelinin işten çıkarılmasının yanı sıra o atölyelere bile iş verilmedi. Bu mahalle bilinçli olarak yoksullaştırıldı ve yozlaştırıldı."
Bu ülkenin 'zencileri'
Bunu mahallede kime sorsanız aynı cümleyle anlatıyor:"Bakkal açmak için ruhsatı aylarca bekletip vermezler. Ama birahane, kahve, pavyon açmaya kalk, ertesi gün verirler izni."
Uyuşturucunun nasıl mahalleye birkaç gün içinde sokulduğunu herkes biliyor. Bu ülkenin "zencileri" olduklarını anlatırken onlar, ABD'deki Kara Panterler hareketine gidiyor aklım, eroinin gettolara nasıl bir günde sokulup siyah direnişin nasıl kırıldığı... Dr. Ağır tam da böyle olduğunu anlatıyor:
"Uyuşturucu trafiği mahallenin altındaki parka alındı. Mahalleli direndi. Kameralarla çekimler yapıldı, uyuşturucu geri püskürtüldü. Bu sefer fuhşu soktular buraya. 20-25 ev vardı. Emniyet kayıtlarına göre 700 küsur kadın çalışıyordu ve 500'ü 18 yaşının altındaydı. Ona karşı da örgütlenme oluşuyor şimdi."
Gençlerin fazla seçeneği olmadığını anlatıyor Dr. Ağır: Ya sekter sol gruplar ya da mafya. Ve bunların hiçbirinin çocukların seçimi olmadığını söylüyor. 1996'da, Gazi olaylarının hemen ardından çocuklar üzerinde yapılan psikiyatri araştırmasından söz ediyor:
"O araştırmanın sonuçları bu çocukların on yıl sonra böyle olacağını zaten söylüyordu. Bu çocukları Gazi'nin Susurluk'unu tezgâhlayanlar yetiştirdi."
Bu seçeneksizlik içinde hâlâ "Çalışan kazanır" değerine tutunmaya çalışıyor genç insanlar. Gazi'nin muhtarlık ve Halk Eğitim ile birlikte düzenlediği dikiş, nakış, kuaförlük, okuma yazma, bilgisayar, İngilizce kurslarına gidenler, önce yoksulluğun sonra mahallenin kaderinden yırtmaya çalışanlar var. Ama...
"Büyük kızım 'Anne' dedi, 'Söyledi Gazi'de oturduğumuzu'. Oturduğumuz yeri söylemiş diye, gelip bana kardeşini şikâyet ediyor."
Taksim'e gitmeye ne gerek var?
Böyle başlıyor nakış kursundaki sohbet. İki Alevi kadın dışında hepsi türbanlı genç kızlardan oluşuyor kursiyerler. Ama buna dikkat çeken bir cümle söylediğimde öfkeyle geriliyor yüzler:"Siz niye bu konuları merak ediyorsunuz?" diye dizginlenmiş bir kızgınlıkla soruyor Pınar. 18 yaşında ve imam hatiplilerin puanını düşürdükleri için normaline değil açığına gidiyor üniversitenin. Halkla İlişkiler okuyor ve mahalleden neredeyse hiç çıkmıyor. Önce az az örtmeye başladığı saçını artık inattan tam örtüyor. Bugünlerde Tolstoy okuyor: "Diriliş". Kitabın ismini bana "esaslı bir cevap" olarak söylüyor.
16 yaşındaki Merve ise sözlüden saklanan öğrenci gibi ne zaman göz göze gelsek kızarıyor. Seda Sayan'dan bahsedilinceye kadar hiç konuşmuyor. Ama sıra hangi otobüslerin programa gidecek kadınları nereden topladığına gelince birden heyecanlanıyor, bir türlü gidemediğini, ama mutlaka gideceğini anlatıyor. Aralarında "sinemanın kapısını" tek gören Hatice giderek sinirleniyor "şehirden" gelenin yaptığı bu sorguya ve nihayet patlıyor "Aranızda Taksim'e giden var mı?" sorusuyla:
"Taksim'e gitmeye ne gerek var?!"
Doğru da söylüyor hani. Hatta niye kimse Taksim'dekileri durdurup "Gazi Mahallesi'ne gittiniz mi?" diye sormuyor?
Niye oralardaki hiç kimse bu kadınların şehre tek meşru çıkış nedenlerinin hastaneye gitmek olduğunu, hastaneye gittikleri günleri bile bir serüven tadında anlattıklarını bilmiyor?
Aplike, Maraş işi, astragan işi, kum işi arasında bırakıp onları, iğne ucuyla kumaşları kaza kaza kurtulmaya çalıştıkları hayatlarının içinde kahveye geçiyoruz kursun çay ocağında çalışan Zeynep'le. Zeynep 4 yaşındaki kızı Sıla'nın en son bebeğini yere yatırıp burnuna elini dayadığını anlatıyor:
'Döve döve gönderdik'
"Çocuk diyor ki 'Bak, gaz bombası sıkıyorum anne!' Başka bir hukuk var burada."Kahveye girer girmez Temel Haklar Derneği'ne yapılan polis baskınının semt pazarı gününe denk geldiğini, yakındaki okuldaki çocukların da bombadan zehirlenerek bayıldıklarını, hastaneye kaldırıldığını anlatıyor insanlar:
"Gazetelerde haberini gördünüz mü? Göremezsiniz tabii. Çünkü bizim çocuklarımız Gazi'de yaşıyor!"
Masaya gençler gelmeye başlıyor. 19 yaşındaki, uzun saçlı Kemal, Temel Haklar'da çalışıyor. Halk Meclisi'nden anlıyor. Meclis, cemevleri, köy dernekleri, dernekler ve imamlardan oluşuyor. Seçim öncesi adaylarını belirledikleri gibi gündelik hayatı da düzenliyorlar. "Hatta karakol bazı sorunlarda insanları bize yönlendiriyor" diyor gururla. Ve sonra yozlaşmaya karşı mahallelinin tepkisini nasıl örgütlediklerini anlatıyor:
"En son pezevenkleri döve döve gönderdik buradan!"
"Bu siyaset işleri bayağı düzey düşürmüş" diyorum, gülerek. Kemal bozuluyor:
"Biz sizin kadar elitisit değiliz Ece Hanım!"
Nicedir içinde bekletir gibi göründüğü cümleyi böylece söylemiş oluyor sanki. "Dışarıdan gelen, büyük gazetenin köşe yazarı" profiline "burada işlerin bildiği gibi olmadığını" söylemiş oluyor böylece.
'Gazzi Şeridi'nde futbolla tedaviKahvede herkesin gerilen yüzünü Türkiye'deki tek tedavi yöntemi olan futbolla tedavi etmek gerekiyor. Böylece geçiliyor mahalledeki iki spor kulübüne ve ezeli çekişmelerine. Gazispor'un 12 milyar vererek elektrik borcunu ödemek suretiyle elde ettiği saha gibi Zübeydehanım Spor da, barajın üzerindeki Sekizevler bölümünde "sonuna kadar hak ettikleri" alanı istiyor. Çünkü şimdi maç yapılan yerde top gidince iki saat gelmiyor. Şişli'deki yeni işinden ayrılan, son derece havalı 15 yaşındaki Murat masaya oturunca oralarla buraların farkını soruyorum ona:
"Orda belediye hep çalışıyor bir de otobüsler boş" diyor Murat, "Burada hep kapıdan düşer insanlar". Sonra durup ekliyor:
"Bir de oradakiler hep eğitimli."
İşte bu cümle, futbolla gevşeyen ipleri geriyor:
"Amma yaptın ha! Biz de eğitimliyiz herhalde!"
Akşam oluyor Gazi'de, akrepler dolaşmaya başlıyor kornalarıyla. Yokuşun dibinde otobüsün bıraktığı insanlar çamurun içinden evlerine tırmanıyorlar. Bu sırada Halk Polikliniği'nin yöneticisi, Gazispor'un antrenörü, eski Dev-Yolcu Hasan Demir de eşofmanın paçalarını ayakkabılarının içine sokuyor halı sahanın kenarında:
"Biz abilik yapamadık bu çocuklara bize abilik yapanlar gibi. Ama iki kişinin yan yana gezemediği zamanlardan geldik buralara. Şimdi futbol aracılığıyla insanî değerleri vermeye çalışıyoruz çocuklara."
'Başları dik çocuklar'
Eski günleri anlatıyor sonra:"Biz lisedeyken kurtlar dolaşırdı bu dağlarda. Her sabah okula sloganlarla yürürdük: 'Yol, su, elektrik!' Her sabah jandarma dayağı yer öyle giderdik okula. Bu çocuklar da başka şeyler yaşıyorlar. Kendi savunma mekanizmalarını kuruyorlar. 'Başımız dik gezmek istiyoruz' diyenler var, bellerinde silah olanlar. Ama bunlara bulaşmayan, futbol oynayan çocuklar bile başka bir mahalleye deplasmana gittiğinde tribünler bağırıyor:
'PKK'nın çocukları!'
Biz her sabah yediğimiz jandarma dayağıyla getirdik bu mahalleyi buralara. Şimdi emeklerimiz böyle böyle gidiyor işte."
Sonra Gazispor'un neşeli futbolcularıyla, yağmur altında ve buz gibi havada konuşuyoruz kısaca.
"Varoş dizisi yapıyorum" diye anlatıyorum, "Ne geliyor aklınıza varoş deyince?"
Tek tek şöyle sözcükler çıkıyor:
Kırsal kesim, çamur, dışlanma, yoksulluk... İçlerinden biri "eğitimsizlik" deyince... Kızıyorlar topyekûn:
"Gazi'dekiler eğitimsiz olsa Marksistler çıkar mıydı buradan o'lum!"
Sonra biri diyor ki:
"Kesintisiz mücadeledir varoş!"
Gazispor mutabık! İstanbul'un "Gazzi Şeridi"ne çöküyor karanlık...


