|
 |
|
|
SEYİR DEFTERİ
Şatodaki cinayet
Ünlü şato sanki hiçbir şey olmamış, Fransa tarihinin önemli bir cinayeti burada işlenmemiş gibi, eski kentten Loire Irmağı'nın karşı kıyısına bakıyor
NEDİM GÜRSEL
Fransa'nın en güzel ırmağı Loire akıyor Blois'nın içinden. Ve anılar. Akarsu yapraklar ve dallarla birlikte sürüp götürüyor anıları da. Yıllar önce Blois'ya geldiğimde sevdiğim genç kadın vardı yanımda, böyle yalnız, bu kadar karamsar değildim.
Dostlar da vardı. Demir Özlü, Leyla Erbil, Enis Batur. Zamanın Kültür Bakanı ve Blois Belediye Başkanı Jack Lang'ın davetlisi dört yazardık. Yıllar nasıl da geçti, her birimiz bir köşede, kendi dünyamızda, kendi işimizde ama edebiyatı hiçbir zaman dışlamadan bugünlere geldik. Bu bun günlerine.
Taşla tuğlanın uyumu, külrengine çalan arduvaz çatılarla yüksek bacalar, çan kuleleriyle roman ve gotik kemerler, eski evlerin kirden arınıp yunmuş ön cepheleri yansıyor suya. Ve ünlü şatonun gölgesi.
15'inci yüzyıldan itibaren Fransa krallarının Louvre Sarayı'nı bırakıp maiyetleriyle birlikte bu bölgeye yerleşmelerine, Loire kıyısı boyunca birbirinden alımlı şatolar yaptırıp bu yumuşak, güzel iklimde, ormanlarla kaplı bu sulak topraklarda yaşamalarına şaşmamak gerek.
Önemli olayların tanığı
En temiz Fransızcanın konuşulduğu; Ronsard, Du Bellay, Rabelais gibi ustaların yetiştiği, Balzac'ın "Vadideki Zambak" romanını yazdığı, mutfağı ve şaraplarıyla ünlü Loire bölgesindeyim.
Blois bugün eski önemini yitirmiş küçük bir kent. Ama Fransa tarihinin en önemli olaylarına tanıklık etmiş, XII. Louis'nin payitahtı buraya taşımasından sonra nice kral, kraliçe ve elbette cinayet görmüş. Loire kıyısı boyunca kendi hüsnüne hayran şatoların sayesinde siyasi bir kimlik kazanmış. Ve şatosuyla halleşip kaynaşarak içinde erimiş onun, neredeyse "yekvücut" olmuş.
Irmağın sol yakasından bakıldığında ünlü şato ortaçağdan kalma yuvarlak kulesi, yüksek duvarları, Rönesans tarzı mimarisiyle hemen göze çarpıyor ama pek kolay ele vermiyor kendini.
Taş köprüden geçip kentin dar sokaklarında yürümek, eski eşya satan dükkanların önünde oyalanmadan yukarıya, şatonun bulunduğu tepeye tırmandıktan ve geniş avluya katettikten sonra I. François'nın yaptırdığı mermer merdivenin basamaklarından çıkarak kral dairesine ulaşmak, orada günümüzden 500 yıl önce işlenen siyasi cinayetleri hayal etmek gerek, şatonun gizini çözmek için.
Dedim ya, karamsar bir günümdeyim. Yalnızım. Ölümü, daha da kötüsü, cinayetleri hayal edebilirim ancak, bir de ölü aşkları.
Katillerin saldırısı
Bugün Irak'ta, şu güzel, şu yaşanası dünyamızın birçok yerinde, hatta ne yazık ki ülkemizde olduğu gibi, o çağın Fransa'sında da kanlı din savaşları sürüp gidiyor, Protestanlarla Katolikler arasındaki kin ve nefret giderek daha fazla can alıyordu.
Kral III. Henri bu gidişe son vermek, mezhep çatışmalarını önlemek amacıyla soylu, ruhban ve burjuva sınıflarından oluşan meclisi toplamaya karar verdi. Ne var ki meclis, koyu Katolik kanadın başını çeken Duc de Guise'in muhalefeti yüzünden beklediği kararları almayınca muhaliflerini ortadan kaldırma yolunu seçti.
Cinayet, meclisin ilk toplantısından sonra en küçük ayrıntısına dek planlanmış, kralın 25 muhafızdan oluşan korumaları gerekli önlemleri almışlardı. Yüzündeki bıçak yarası yüzünden "Yaralı" lakabıyla anılan, güçlü kuvvetli Duc de Guise sabah erkenden, geceyi birlikte geçirdiği genç kadının koynundan çıkmış, toplantıya gitmek üzere kral dairesinden geçiyordu ki, katillerin saldırısına uğradı.
Ona "Nice bin hançer üşürdüler" ama çam yarması "Yaralı"nın hakkından gelemediler. Tam sekiz kişiydiler. Dükü öldürebilmek için yardım gerekti. Sonunda, kurban boylu boyunca uzanmış yerde cansız yatarken III. Henri'nin söylediği şu sözler, belki "altın" değil ama "kanlı" harflerle Fransa tarihine yazıldı: "Ölüsü dirisinden daha görkemli duruyor."
Karanlık bir yüz
Duc de Guise'in cesedini yakıp küllerini Loire Irmağı'na savurdular, yakınlarını da, ona mecliste eşlik eden kardeşi başta olmak üzere, hiç acımadan ortadan kaldırdılar. Evet, cinayet burada, en karamsar günümde yeniden ziyaret ettiğim bu alımlı, bu endamlı, bu güzelim şatoda işlendi ama Fransa'da din savaşlarının sona ermesi için IV. Henri'nin tahta çıkıp Protestanların inanç özgürlüğünü resmen tanıması gerekti.
Selefi III. Henri ise, azmettirdiği cinayetten kısa bir süre sonra, Duc de Guise'in öcünü almak isteyen bir Katolik keşiş tarafından hançerlenerek öldürüldü. Yani katil, maktulun akıbetine uğradı.
Loire'a bakıyorum. Bulana durula akıyor geniş ve derin yatağında, bağlar ve bahçeler arasından. Yanızca Blois'nın değil, Fransa tarihinin de içinden geçiyor. Din savaşlarının, bağnazlığın, yine de insanlık tarihine laik cumhuriyet kavramını hediye eden bir ülkenin kanlı ve karanlık yüzünü gösteriyor suların aynasında.
Şato da öyle, "Benden güzel var mı?" diye sormuyor aynaya, kendinden emin, sanki hiçbir şey olmamış, cinayet burada işlenmemiş gibi eski kentin bağrından karşı kıyıya bakıyor. Ne mi görüyor orada? Kendi suretini elbet, kanlı elleriyle karanlık yüzünü.
|
|
|

|