|
 |
|
|
'Büyükannem de olsa bir kadına mahcup olmaktan korkarım'
Tûba Çandar (sağda) ve Murat Belge'nin bu kitap için yaptığı söyleşiler aralıklı olarak üç yıl sürdü.
FİLİZ AYGÜNDÜZ
Tûba Çandar'ın kendisiyle yaptığı nehir söyleşi ("Bir Hayat", Doğan Kitap) için "Sayfalarca benim hayatım; mahcup oluyor insan" diyor Murat Belge. Kitabın adının "Kısılmayan Ses" olmasına, hâlâ son derece gür çıkan sesiyle yine o muhalefet etmiş. Çandar ısrar etmiş, işi şakaya vurup "Bak bunu 'cesur yürek' gibi bir şey sanma orada bir metafor var" da demiş ama nafile. Belge'ye göre yaşadığı sadece "Bir Hayat". Hepsi bu. Ama hayatı onu yalanlıyor.
Kitap bittikten sonra, 64 yıla toplu olarak baktığınızda ne hissettiniz?
Murat Belge: Çelişik şeyler... Bir taraftan, aslında hayat bir yere sığmayacak kadar uçsuz bucaksız... Ama aynı zamanda da böyle koskocaman bir kitap çıkıyor ortaya... Sayfalarca benim hayatım; mahcup oluyor insan. Değer mi, yani n'oluyoruz falan diye de bir duygu.
Ne hayat yaşamışım dediğiniz oldu mu?
Murat B.: Benim için çok aşina. Kendi anlattığım şeyler. Sürpriz olan böyle bir kitap yapılmasına karar verilmesiydi. Bu öneri insanı müthiş okşayan bir şey; bunu saklamak da mümkün değil.
Öneri kimden geldi?
Murat B.: Tûba'dan...
Tûba Çandar: Mualla Eyüboğlu Anhegger'in hayatını anlatan "Hitit Güneşi" kitabını yaptıktan sonra Doğan Kitap başka nehir söyleşiler yapmamı istedi.
Nereden aklınıza geldi Murat Belge?
Tûba Ç.: Murat Belge ile nehir söyleşiyi Mualla Eyüboğlu'ndan önce düşünmüştüm. Ama olmadı. Daha sonra bir gün, açtım konuyu; Hale de (Soygazi) destekledi.
Zor oldu mu ikna etmek?
Tûba Ç.: Hayır.
"Hrant'tan sonra başlasak kitap farklı olurdu"
Kitap bittikten sonra sizi şaşırtan şeyler oldu mu?
Tûba Ç.: Kitabı basılı olarak elime aldığımda, şöyle bir çevirdim sayfalarını; iki saat kadar baktım. Aslında biz bunu yaptığımız üç yıl içinde daha iyimser bir iklimdeymişiz. Çalışmaya, Hrant Dink'in katledilmesinden sonra başlasaydık eğer bu kitap böyle yazılamazdı.
Murat B.: Evet doğrudur. Bundan 1-1,5 yıl önceki ruh hali, ondan sonra bir yıl içinde geldiğimiz yer, bunun sonunda Hrant'ın öldürülmesi gibi olaylarla gerçekten insan çok savruluyor. Ama işte, insanın nereden aklına gelir ki?
Kitapta sık sık kendini analiz eden biri olmadığınızı söylüyorsunuz. Bu çalışma sırasında "size rağmen" bir tür analiz durumu ortaya çıktı mı?
Murat B.: Tûba kapalılıklarıma saygı gösterdi. Yani zaman zaman olmuştur birtakım şeyler. Ama çok değil.
Niye kendinizi analiz etmekten kaçınıyorsunuz?
Murat B.: Bu aslında benim çok erken yaşta verdiğim bir kararın sonucudur. Hayatı düşündüğümde... İnsanız ya biz, bizim dışımızda uçsuz bucaksız bir gerçeklik var. Ama bir o kadar da ben varım. Kendimi incelemeye başladığım zaman son derece kaygan bir zemine giriyorum.
Oğuz Atay romanlarını alın; bütün debelenme ve bir sonuç yok, bilmem kaç yüz sayfa... Ha bunu edebiyat yaparsan iyi, benim edebiyat yapacağım da yok ama öbür tarafta en azından nesnel, maddi diyeceğimiz bir dünya var. Oradan çıkarabildiğimi çıkarayım. Ama ben ikide bir onu niye yaptım, bunu yaparken ne düşündüm gibi sorular sormak istemiyorum kendime. Bu sorularla bütün hayatını geçirebilirsin hiçbir yere varmadan. Benim işim başka insanları analiz etmek ve bunu çok daha rahat yapabilirim.
"Hayatımın yüzde 50'sini anlattım"
Murat Belge sorularınıza çok müdahale etti mi?
Tûba Ç.: Yok. Ama insan tırnak içinde kendisini sansürlüyor bu ülkede. Yine de bambaşka bir düşünce ikliminde yazılmış olduğu için kitap, çok rahat konuştuk bir sürü şeyi. O tarz sansürler de olmadı. Söylemiş olduğu bir şeyin arkasında durmamak gibi bir şey yaşanmadı.
Bazı yanıtları sadece evet ya da hayır...
Tûba Ç.: Onlar özel hayat soruları. Çünkü o, insanları incitmekten imtina eden bir kişilik. Bir özel hayat anlattığı zaman ister istemez karşısındaki insanı da anlatmış oluyor. İstemedi. Beni de güç durumda bıraktı; sanki sürekli kurcalayan bir insan gibi hissettim kendimi.
Nerelerde yapıyordunuz söyleşiyi?
Murat B.: Bizim evde.
Söyleşiyi kurgularken nasıl bir çerçeve belirlediniz?
Tûba Ç.: Kronolojik olarak ilerledim. Kendisi kendi hayatını anlatsın istedim. Ben onu ancak hayatının bildiğim anahatlarından yola çıkarak sorgulayıp; yani Murat Belge şu tarihte akademisyen olduysa onu anlattırayım, şu tarihte şu edebiyat eleştirisini yazdıysa onu...
Yemek yaptı mı Murat bey size?
Tûba Ç.: Yaptı. Bana da yaptırdı. Sınava çıkmış öğrenci gibiydim...
Haftada kaç gün, kaç saat çalışıyordunuz?
Murat B.: Seyrek ve yoğun. Aradan zaman geçiyordu, sonra oturup saatlerce dar dar dar konuşuyorduk.
Tûba Ç.: Bazen de iki gün üst üste konuşuyorduk. Ama ondan sonra uzun kesintiler oluyordu. Toplam üç yıl sürdü çalışmamız.
Hayatınızın ne kadarı var bu kitapta?
Murat B.: Yüzde 50'si.
Tamamını okusak, çok mu şaşırırdık?
Murat B.: Böyle bir kitabın hacmi büyüdüğü zaman Murat Belge'nin pankreasının röntgenini falan görecek değil kimse. Ama içine girip çıktığım olayların sayısı artardı. Bu kitapta entelektüel gelişimimin omurgası var. Entelektüel tarihimin yüzde 80'e yakını...
Ölümünüzden sonra yayımlanmak kaydıyla aldığınız notlar var mı?
Murat B.: Yok. Anlatacağımı anlattım. Ama tabii hiçbir zaman anlatmayacağım bir sürü şey var. Benim bildiğim her şeyi herkes de bilmek zorunda değil.
"Tutkulu ilişkiler yaşadım..."
Aşk çok girmediğiniz bir konu kitapta. Anlattığınız kadarıyla öyle tutkulu bir aşık gibi durmuyorsunuz... Bu özel hayata girdiği için mi es geçilmiş yoksa gerçek mi?
Murat B.: Yoo, ben tutkulu ilişkiler yaşadım. Ama o tutkular benim.
Tûba Ç.: Hiçbir şeyi yaşamamış duygusuz bir adam değil ama ısrarla anlatmadı.
TİP ve THKP-C süreçlerinde sık sık "komik", "saçma sapan", "çocuksu" gibi sıfatları kullanıyorsunuz. Bu Türkiye'nin siyasi tarihiyle ilgili bir şey mi?
Murat B.: Türkiye'ye özgü değil. Tabii Türkiye'de bilgisizlik başka memleketlerde olduğundan biraz daha ileri dozda; hiçbir şeyi doğru dürüst bilmemiş, öğrenmemiş, izole bir toplum. Kendi hayat tarzını, dünyadan ayırmış. Başka insanların acıyla ya da başka şekillerde öğrendiği şeylerin dışında durmuş bir toplumuz biz. O yüzden de burada solcu olmak da, demokrat olmak da, liberal olmak da tuhaf bir komiklik içeriyor.
"Türk olmaktan ötürü solcu olamamak"tan söz ediyorsunuz kitabın bir yerinde. Bu ne demek?
Murat B.: Solcu olmak enternasyonalist olmaktır. Sorunlara daha demokratik bakabilmektir, sadece ufkunun değil, aynı zamanda yüreğinin geniş olması, benimseyebilmek, severek, icabında mazur görerek...
"Öğrenmek yetmiyor, ille paylaşacağım" diyorsunuz. Anlaşılamamaktan kaynaklanan bir "Her şey boş" duygusu da var. Bu ikisinin dengesini nasıl kurdunuz?
Murat B.: Kolay, sakin ve huzurlu bir şey değil. Böyle bir etik var herhalde bende de. Ben her zaman birçok bakımdan bu memleketin ayrıcalıklı bir insanı olduğumu hissettim. Koç'un oğluyum gibi parasal bir şey değil bu. Ben de öğrendiklerimi paylaşmak istedim insanlarla...
Hayatınızdaki önemli bölümlerden biri de üniversite hocalığınız... Şimdiki üniversite gençliğine baktığınız zaman onları çok apolitik buluyor olmalısınız...
Murat B.: Buluyorum tabii. Benim ölçülerime göre bir-iki doz fazla apolitikler. Ama bir-iki dozu bir-iki çentik gibi söylüyorum, öyle aman aman felaket anlamında demiyorum. Bundan ötürü o kadar mutsuz değilim. Bu kadar gayretle oluşturulmuş ulusal bir cehalet var. 12 Eylül ile başlayan "Fikir tehlikelidir, bilgi fikre yol açacağı için o da tehlikelidir, bilgi süzgeçten geçirilmelidir, içine bakılmalıdır, made in Turkey değilse alınmamalıdır" gibi şeyler, yıllardır tekrarlanınca böyle oldu tabii...
Gelecekleri için ne düşünüyorsunuz?
Murat B.: Bu dönemin apolitik çocuklarının bizim dönemimizin politik çocuklarına göre daha sağlıklı denebilecek tarafları var. Çünkü hayata bütün olarak bakıyorlar, kendilerini kolluyorlar. Biri köpeğine düşkün, biri kayak yapmaya, öbürü solaryuma gidiyor. Çeşitli faktörlerden oluşan bir dünya; sadece sömürenlerden ve sömürülenlerden ibaret değil. Önce birey olsun, kendini ciddiye alsın sonra politizasyona daha sağlıklı bir şekilde gelir.
"Bir parça kibir vardır tabii..."
Edebiyatçı, balıkçı, akademisyen, gezgin vs. Murat Belge... Siz hangisine daha çok sempati duydunuz?
Tûba Ç.: Tabii ki edebiyatçı yönüne. 10 ciltlik külliyatını okudum. En sevdiğim "Edebiyat Üzerine Yazılar".
"Dostoyevski'yi okuduktan sonra yazmamaya karar verdim" demesi, vaktiyle solcuların "Nâzım'dan sonra şiir yazılmaz" demeleri gibi bir şey değil mi?
Tûba Ç.: Yok değil. Edebiyatı o kadar ciddiye alıyor ki bir roman yazarı olarak yeterince yetkin görmüyor kendisini. Onun edebiyatçı kategorisi Dostoyevski, Faulkner ve Joyce'lar...
Bir parça kibir yok mu bunda?
Murat B.: Vardır tabii, insan mahcup olmaktan ürker kendi hayatında. Garip bir şekilde bir erkek kadınlar önünde mahcup olmaktan çok korkar. Tahminimce kadınlar daha çok kadınlar önünde mahcup olmaktan korkar. Beni hiç ilgilendirmez erkeklerin önünde mahcup olmak. Ama büyükannem de olsa bir kadının önünde mahcup olmaktan korkarım.
Edebiyata nasıl bağlayacaksınız bunu?
Murat B.: Kadınlar kısmı şimdi aklıma geldi. Mahcup olma korkusu. Bu sonuçta kendini bir yere koymaktan kaynaklanıyor.
Hem kibir hem alçakgönüllülük söz konusu...
Tûba Ç.: Buna gururlu diyebiliriz belki.
"Yarattığı çocuklar Kenan Evren'i hapur hupur yiyor"
Kitapta "Kenan Evren 12 Eylül'de televizyona çıkıp anlatıyor, ben karşısında rakı içiyorum" demişsiniz. Evren bugünlerde gene anlatıyor... Ne yapıyorsunuz, eski günlerdeki gibi rakıyı koyup...
Murat B.: Adam her zaman çok sinir bozucu ama bu seferki durum çok eğlenceli tabii. Fransız İhtilali'nin meşhur lafı vardır ya "İhtilal, çocuklarını yiyor" diye... Kenan Evren'e bunu uygulayamıyoruz, çünkü çocukları, babalarını yemeye başladı. Bu milliyetçiliği tabii ki Kenan Evren ve 12 Eylül yarattı. Şimdi de kendi yarattığı çocukları, onu vatan haini ilan edip hapır hupur yemeye koyuldu. Demek ki ilahi mi bilmiyorum ama bir adalet de varmış hayatta...
Tûba Ç.: Bölücülükten yargılanıyor... Post-Hrant dönemin tek eğlenceli şeyi bu bence...
Murat B.: Post-Evren diyelim ona...
"Annemi babamdan çok sevdim"
Yaşama sevincinizi babanızdan, kitaplarla ilişkinizi, entelektüel altyapınızı annenizden almışsınız. 64 yaşınızda böyle bir soru bekliyor muydunuz bilmiyorum ama ben anlayamadım; siz annenizi mi çok sevdiniz babanızı mı?
Murat B.: Annemi sevdim. O çok kesindir. Biraz annem doldurdu da beni babama karşı. Öte yandan babam İtalya'ya gidiyor mesela, "Bana oradan ayakkabı al" demişim, İtalyan ayakkabıları meşhur o zamanlar. Döndüğünde "Vakit olmadı" falan diyor; "İyi" diyorum, "Mesele değil". Ama odasına baktığım zaman İtalya'dan bir çift mokasen var.
Üzüldüğünüzü belli ediyor muydunuz?
Murat B.: Zaman zaman onnla itişip kakıştık ama "Sen bana iyi babalık etmedin" gibi şeylere hiç girmedim. Bunlara kızdım, içerledim; belki de esas bunlara içerlemiştim, benim o fazla anlamadığım psikolojik yorumlara girersek... Bir de tabii babam o partiden bu partiye gidip geliyor, solcuyken bilmemneci oluyor; bu konuda bazı entelektüel itirazlarım var ona. Bundan ötürü temel olarak babama bakışım iyi olmayabilir. Muhtemelen annem de beni bir şekilde fiştekliyor ve hepsi etken bunların.
Ama hep bir "babamı anlıyorum" durumu da var kitapta...
Murat B.: Parti değiştirmişti, soldan sağa kaymıştı... Bu ülkede insanlar baskılar altında yaşamış, kaçmış, saklanmış, başlarında bir sürü şey. Hayal kırıklıkları filan. Zamanla insanlara karşı daha anlayışlı, daha yumuşak olmak gerektiğini anladım. Babam da o insanlardan biri. Dolayısıyla babamla aram o öldükten sonra iyileşti.
|
|
|

|