
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Geceleyin ormanlarda yıldızlar ve tavşanlar
Çocukluğumun yaz gecelerindeki Marmara'yla Göztepe bahçelerinin üstünde, muhteşem bir kubbe oluşturan masalımsı yıldızları; kentin artan ışıklarıyla çoktan silinip kayboldular.
Gerçi Köyceğiz gecelerinde, "bizi unutmayın" dercesine uzaklardan görünen yıldızlara, Solmaz'la birlikte göğe doğru kalkmış başlarımızla eski bir dost selamı gönderdiğimiz de oluyordu ama; içimizdeki özlem, onların da bizlere daha parlak ve coşkulu bir içtenlikle biraz daha yaklaşmasıydı.
* * *
Bir haftalık Köyceğiz doğallığıyla sakinliğinin sonuna geldiğimizde; bize uğrayan sevgili genç dostum avukat Taner Aktop ve eşi Mireille ile 2600 yıl öncesinde Kaunos uygarlığının da üstünde kurulmuş olduğu yörelerde; Köyceğiz Gölü bitimindeki çam ormanları içinden Ekincik Koyu'na gitmeye karar verdik.
* * *
Bir yanda ormanların içinden geçen inişli çıkışlı asfaltın uğradığı tepeler ve o tepelerden boylu boyunca görünen masmavi ıssız Köyceğiz Gölü; ve derken Akdeniz'in dantelli minik koylarından Ekinci Koyu...
Oralarla özdeşleşen bir aşkı doğayla paylaşarak yaşamak; politik bir vatan sevgisi korosunun kreşendosunu da çok aşmada, turistik eğlenceli bir gezi avuntusunu da...
* * *
Geçtiğimiz cumartesi öğleden sonra, hava güneşli ve alabildiğine güzel olmasına rağmen; Ekincik'te ne kıyı lokantaları açıktı, ne de ünlü marinanın tesisleri.
Yeni bir mevsime hazırlanmak için bazı çalışmalar yapılıyordu sadece.
Boynumuz bükük kaldı ve Köyceğiz Gölü'nün geldiğimiz kıyılarını uzaklardan izleyen karşı kıyılarından ve Ölemez Dağı'nın eteklerinden Dalyan'a gitmeye karar verdik.
* * *
Yol ayrımlarında nereye sapacağımızı tam kestiremeden, yine ormanlar içinden inişler ve çıkışlar...
Sonunda eski Kaunos uygarlığının kalıntılarını çerçeveleyen demir parmaklıklarla karşılaştık.
2600 yıl önceki bir uygarlığın kalıntıları... Oraları kimlerin egemenliği altına geçmemişti ki?
Önce Perslerin egemenliği, sonra Büyük İskender'in, sonra Romalıların, Sonra Pontus Kralı Mithradates'in, sonra Rodos'un...
* * *
Vaktiyle de gidip gezdiğimiz Kaunos uygarlığının kalıntıları, çok değişik şeyler düşündürüyordu insana...
Hele hele 34 sıralık bir amfiteatrdan oluşan 5 bin kişilik o tiyatrosu...
Kim bilir o tarihlerde kimlerin piyesleri oynamıştı o tiyatroda?
* * *
Binlerce yıllık bir uygarlığın kalıntılarını çerçeveleyen demir parmaklıklara rastlayıp da, arabadan inerek yaklaştığımızda; beyaz sakallı kısaca boylu, güler yüzlü bir dost geldi karşılamaya.
Bizi ille de içeriye davet ediyordu.
* * *
150 metre yüksekliğindeki tepeye o kalelerin nasıl yapıldığını konuşmaya başladık.
73 yaşında olduğunu sorup öğrendiğimde yaşlı dost; mezarlardan çıkan kemiklere bakıldığında, o dönem insanlarının çok iri olduğunun saptandığını söylüyordu.
Ayrıca Kaunos kenti, köle ticaretiyle de ünlüydü ve tüm o taş yapılarda köleler çalıştırılmıştı.
* * *
Maalesef kalıntıları gezmeye bizim de vaktimiz yoktu. Henüz yemek bile yememiştik.
Dalyan'a hangi yönden gideceğimizi de öğrendikten sonra, Çandar köyünü geçip, kayaların içine oyulmuş Kral Mezarları'nın bulunduğu Dalyan kanalına geldik.
Dalyan kanalı, Köyceğiz Gölü'nü güneyden yine Akdeniz'e bağlıyor ve bitiminde Kaunos kenti karşısındaki kıyısında, dünyanın en uzun plajlarından 7 km'lik İztuzu Plajları başlıyordu.
* * *
Gideceğimiz lokantalar kanalın karşı tarafında, Dalyan Belediyesi'nin bulunduğu, otelleri, mağazalarıyla ünlü turistik bölgedeydi.
Arabayı bırakıp, küçücük bir sandalla geçtik kanalı. Sandalcımız, kanalın bir kıyısından ötekine sürekli müşteri taşıyan ve kürekleri de, gelip geçen motorlu tekneleri kontrol etmek için öne doğru çeken Sevim Hanım'dı. Avukat olan eşini 10 yıl önce kaybetmiş ve ekmeğini kürek çekerek kazanıyormuş.
* * *
Birkaç saat kaldık dost ve ünlü bir balık lokantasında. Dönüş başladığında gece olmuştu. Arabayı kanalın karşısında bıraktığımız için, Köyceğiz'e, Köyceğiz Gölü'nü tümden dolanarak varacaktık...
Ve yine daldık tepelerdeki çam ormanları içine... Yol kıyılarında arıcıların yan yana koyduğu kovanlara rastlıyorduk sık sık...
* * *
Pırıl pırıl yıldızlar birden yaklaşıvermişti üstümüze. Bir tepede indik arabadan. Yıldızlara baktık, baktık... Büyükayı da o kadar ışıklı görünüyordu ki...
* * *
Arabanın farları önünden bir tavşan kaçıyordu arada bir. Bir de bir kirpiye rastladık... Gelirken de kaplumbağalara rastlamış ve minicik bir kaplumbağa yavrusunu da elimize alıp okşamıştık. Başını da, ayaklarını da hemen kabuğunun içine saklamıştı.
* * *
Derken Solmaz:
- Cep telefonunu düşürdüm, dedi.
Taner, geri döndü; yıldızlara baktığımız yerde aramaya başladık telefonu, bulamadık.
* * *
Ertesi sabah özel müsteşarım taksici Mehmet Çulhacı'yı gönderdim Dalyan'a. Ola ki telefon lokantada, yahut Sevim Hanım'ın sandalında düşmüştü.
Hayır; telefon, sandalın kıyıya yanaştığı yerde denize düşmüş ve bir genç tarafından bulunmuştu. Telefonu, deniz suyu tuzundan arınsın diye, yarım bir pet şişesi içinde tuzsuz bir suya koymuşlardı. Yarım bir şişe su içinde, geri geldi geceleyin ormanlarda aradığımız kaybolmuş telefon.
Pazar günü açık bir teknisyenin elinden geçtikten sonra da, yeniden çalışmaya başladı.
* * *
Nihayet yine döndük İstanbul'a. Konuşmalar da, yorumlar da, tahminler de cumhurbaşkanının kim olacağı üstüne...
Ne gece ormanlarından görünen yıldızlar, ne ormanlardaki tavşanlar, ne kaplumbağalar ise, hiç ilgilenmiyorlardı bu konuyla...
c.altan@prizma.net.tr

