Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 25 Mart 2007 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
İki konuğum var söz onlarda...

Bugünkü sütunumu iki değerli dostuma bırakıyorum. Biri her pazar sizlerle olan Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’... Diğeri de Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semih Çelenk. Çelenk’in Şehir Kültürü Dergisi’nde çok güzel bir yazısı vardı. İznini alarak ve biraz da kısaltarak sizlerle paylaşmak istiyorum. İyi pazarlar...

Satır Arası / Deniz Sipahi

İzmir, hâlâ o eski ''İzmir'' mi?
Eskiden İzmir’den İstanbul’a baktığımızda, kendimizi çok şanslı sayardık. Daha sakin, huzurlu, kolay bir şehirde yaşamanın mutluluğunu hissederdik. Şimdilerde İzmir bu ayrıcalığını, farklılığını giderek ağırlaşan bir göç dalgasıyla birlikte yitiriyor.
Bu değişimi gündelik yaşantımızın her alanında yavaş yavaş görmeye başlıyoruz. Kent karakteristik özelliklerini kaybediyor. Kentin çeperlerinde geçtiğimiz yirmi yıllık süreç içinde yeni yeni yaşam alanlarının oluşması ve şehir merkezinin bir zorunluluk, bir ortak yaşam alanı olmaktan çıkmaya başlamasını bunun önemli bir kaynağı saymak gerekiyor.
Bundan yirmi yıl önce, İzmir’in aldığı göçü olumlu anlamda bir asimilasyona uğrattığı; kentin yeni sakinlerini kısa süre içinde ''İzmirlileştirdiği''ni söylerken, bugün aynı belirlemeyi yapabilmek oldukça güç.
Bugünkü resim, kent merkezinin giderek sahipsiz olmaya başladığıdır. Kentin eski ''varlıklı'' sakinleri kent merkezini, bir ''yaşam alanı'' olarak terk edip, kendilerine ''steril getto''lar oluşturmaya başlarken, kentin eski ''yoksul'' sakinleri ise, ekonomik nedenlerden ötürü kent merkezini sahiplenemiyorlar.
Kentin ''yeni'' sakinleri kendilerine ait hissetmedikleri kent merkezini ise ''değerini bilmeden'' kullanıyorlar.
Kent merkezindeki kültürel yaşamının uğradığı değişiklikleri, eğlence hayatındaki lumpenleşmeyi ve insanlar arası iletişimdeki hoyratlık ve anlayışsızlığı bunun işaretleri olarak görmek gerekiyor.
* * *
Kent yöneticileri ve kentin eski ''varlıklı'' sakinlerinin çoğu, bu yeni durumu sadece bir ''güvenlik'' sorunu olarak algılamaya eğilimli görünüyorlar. Kentin ''yeni'' sakinlerinin kent merkezine yönelik, sosyal yaşam ve kent kültüründen uzak, hoyrat ve değer bilmeyen tutumlarının bir ''sahiplenmeme'' durumundan kaynaklandığını ve kentin yeni sakinleriyle bütünleşemediğini düşünmek ise, köklü çözümler de gerektireceği için gözardı ediliyor.
Bugün kentimiz önemli bir kararın eşiğinde bulunuyor. Ya kent merkezini tamamen sahipsiz bırakarak kentin temel karakteristiğinin kaybolmasına, o eski ''İzmir''in giderek kaotik ve kriminal bir metropole dönüşmesine kayıtsız kalmak; ya da kentin ''yeni'' sakinlerini bugünden yarına olmasa da, uzun vadede kent kültürüyle tanıştırmak, buluşturmak ve onların da bu kenti, kent merkezini, ortak yaşam alanlarını sahiplenmelerini sağlamak.
Kentin çeperlerindeki biçimsiz hayatın ''kentli'' bir hayata dönüştürülmesi ve dolayısıyla kent merkezinin de yeniden gerçek kimliğine kavuşturulması çabasında, ''kültür'' ve ''sanat''ın payı büyük olacaktır. Ancak bu çabaları ''kültür ve sanat ihracatı'' olarak değil, kültürün ve sanatın araçlarıyla buradaki insanların kendilerini barışçıl ve üretime dönük olarak tarif etmelerine olanak sağlamak biçiminde anlamak zorundayız.
Bize göre, kent çeperlerinde kültürel dönüşümü sağlayacak öncüler buralarda yaşayan, oranın parçası olan insanlar olmalıdır. Kent yöneticilerinin, kentin aydınlarının, kentin eski ''varlıklı'' sakinlerinin yegane görevi, bu yaşam alanlarındaki insanlara kendilerini ifade edebilecekleri, kendilerini tanımlayabilecekleri, geliştirebilecekleri alanlar açmak, olanaklar sunmak olmalarıdır.
Önemli olan, bu yaşam alanlarındaki insanlara üstten bakmadan, dikte etmeden, buyurmadan, güler yüzle bir şeyler sunabilmek, kentin bu ''yeni'' sakinlerini kabullenmek gerekliliğidir. Kent çeperlerini kendi içine hapsetmek yerine, oraları da kentin karakteristiğini taşıyan kent çeperleri olarak kentin bir parçası olarak algılamak sorunu çözmek için iyi bir başlangıçtır.
İzmir’in böylesi bir ''kentlilik bilinci'' ve dolayısıyla ''kentsel barış'' çabasında başarılı olma ihtimali, kentin can çekişen ama hala ölmemiş barışçıl ve yumuşak coğrafi ve toplumsal iklimi dolayısıyla oldukça yüksek görünüyor. Yapılacak tek şey, böylesi bir hareketin yol haritasını çıkarmak ve harekete geçmektir.
(Doç. Dr. Semih Çelenk’in ''İzmir Şehir Kültürü'' gazetesinde yer alan yazısından alınmıştır.)

Amipler ve kazlar

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda, internette rastladığım kazlarla ilgili bir yazıyı biraz düzenleyerek anımsatmamın yararlı olacağını düşündüm.
Göç eden yaban kazları incelendiğinde elde edilen altı bulgu ve bunlardan çıkan dersler şöyle:
1. Göç eden yaban kazları havada ''V'' harfi şeklinde bir düzen alırlar. Bu şekilde uçulduğunda, her kazın arkasındaki kuşlar için onları kaldıran bir hava koridoru oluşur. Kazlar binlerce kilometreye ulaşan uçuş menzillerini, ancak birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava koridorunu kullanarak ve daha az enerji harcayarak kat edebilirler. Çıkan ders: Hedeflerimize daha kolay ve çabuk erişebilmek için bir araya gelmeliyiz.
2. Gruptan ayrılan bir kaz, hava koridorunun dışında kaldığında yorulup, gruba geri döner. Çıkan ders: Aynı yöne hareket ettiklerimizle işbirliğini sürekli kılmalıyız.
3. Uçuş sırasında yorulan kazlar, grubun en arkasına geçer ve öndeki kuşların kanat çırpmaları sonucu oluşan koridorun kaldırma gücünden yararlanırlar. Çıkan ders: Yeri ve zamanı geldiğinde görevimizi başkalarına bırakmalıyız.
4. Kazlar uçuş temposunu sağlayan ve birbirlerini motive eden çığlıklar atarlar; tıpkı askerlerin koşarken söyledikleri türküler gibi. Çıkan ders: İlerlemek için bazen başkalarının uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalı; tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız.
5. Gruptaki bir kaz zayıf düştüğünde ya da bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma geldiğinde; ona yardım etmek üzere gruptan en az iki kaz ayrılır. Bu kazlar hasta, yaralı kaz tekrar uçabilene, ya da ölene kadar onu asla terk etmezler. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu bulurlar; hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmez. Çıkan ders: Sadece mutlu günlerde değil, zor günlerde de birbirimize destek olmalıyız.
6. Kaz sürüsü gece konakladığı sulak alanlardan, otlayacakları çayırlara gitmek üzere havalanmadan önce ikili gruplar halinde gözcüler kullanırlar, gözcüler sulak alanın etrafında uçarak çevreyi kolaçan eder ve sürünün insan etkinliğinin en az bulunduğu, en risksiz olan bölgeden havalanmasını sağlar. Çıkan ders: Toplumun çıkarları doğrultusunda bazı bireyler öne çıkarak gerektiğinde risk almalıdırlar.
Amiplere gelince... Herkesin bildiği gibi amipler ''bölünerek çoğalan'' basit organizmalardır.
Geçmişte amipler kadar olamadık; gelecekte kazlar kadar olabilmek dileğiyle...
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)

dsipahi@milliyet.com.tr








EGE
Emeklilik hakkında her şey
İki konuğum var söz onlarda...





Ege Ana Sayfa
Ekonomi
Spor
Rehber


Necati Çetiner
Deniz Sipahi

© 2006 Milliyet