Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 26 Mart 2007 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"İsteseydim daha çok ağlatırdım ama dozunda bıraktım"

"Mutluluk"un yönetmeni Abdullah Oğuz: "İnsanlar filme ağlama endeksine göre gidiyorsa, 'Babam ve Oğlum'un başarısını yakalamayabilir"

AYLİN VARON

Abdullah Oğuz "Asmalı Konak" ve "O Şimdi Mahkum"dan sonra üçüncü yönetmenlik denemesiyle karşımızda. Aslında fazla söze gerek yok! Gazetede çıkan eleştiriler, filmi seyredenlerden gelen tepkiler hep aynı yöne işaret ediyor. Zülfü Livaneli'nin aynı adlı romanından uyarladığı "Mutluluk"ta sergilediği duyarlılık, ikinci bir "Babam ve Oğlum" fenomeni yaratacakmış gibi görünüyor. "Babam ve Oğlum" gibi reklam yapmayan, kendini iyi saklayan bir film "Mutluluk". Ama Oğuz, kameralarda görünmeyi sevmeyen bir adam olduğunu söylese de, filmi gibi kendini saklamıyor; imajıyla ve yaptıklarıyla onu "halktan kopuk bir Amerikalı" olmakla eleştirenlere tek tek cevap veriyor.

Yönetmenliğini yaptığınız "Mutluluk" bir haftadır sinemalarda. İlk hafta hasılatına ve genel tepkilere bakınca "Mutluluk"u çekmiş olmaktan dolayı mutlu musunuz?
Çok mutluyum. Çok iyi gidiyor. Çünkü gerçekten genelinde herkes çok iyi şeyler yazıyor. Ve en güzel tarafı, herkes farklı bir şeyler bularak yazıyor. Gişe de çok iyi gidiyor. İlk hafta 50 bin kişi seyretmiş. Zaten benim bu filmden belli bir sayı tutturmak gibi bir beklentim yok. Biz elimizden geleni yaptık.
İyi bir film yaptığımızı düşünüyorum. İnşallah insanlar gider ve seyrederler. Ama bunun kulaktan kulağa yayılarak olmasını istiyorum. Fısıltı gazetesine çok inanıyorum. Yeterli bütçemiz olmadığı için zaten pek reklam da yapmadık.

Türk halkının son dönem favori filmlerinden biri de "Babam ve Oğlum"du. Onun da reklamı yapılmadı. Methi kulaktan kulağa yayıldı. "Mutluluk" ikinci bir "Babam ve Oğlum" fenomeni haline gelir mi?
Bilmiyorum ama birkaç eleştirmenin yazılarında bunu gördüm. Bu beni çok mutlu etti. Onlara göre bu filmin başarısı ajitasyon dozunun çok yerinde olmasından kaynaklanıyor. Bu çok önemli bir yorum. Çok doğru. "Babam ve Oğlum" kadar etkili olur mu bilmiyorum ama istesem ben bu filmi o etkiyi yaratacak şekilde yapardım.

Bir tercihti bu yani.
Evet. Tercih etmedim. Her şeyi çok dozunda yapmak istedim. Filmde hiçbir şey diğerinin önüne geçmiyor. İstesem film boyunca birçok kez daha fazla ağlatırdım. "Babam ve Oğlum" bu yüzden çok başarılı oldu. Herkes selpakla gidip ne kadar ağladığını anlatıyordu. Ben böyle bir yol seçmedim. Eğer insanlar filme ağlama endeksine göre gidiyorsa, o kadar başarılı olmayabilir. Ama ben filmimi başarılı buluyorum.

"Beni halktan kopuk, uzak, uzaylı biri zannediyorlar"
Sizi seven ve övenler zaten hep övüyor. Ama örneğin Hürriyet'ten Ahmet Hakan halktan kopuk halinize ve önceki işlerinize eleştirel bakan biri olarak bu filmde çok şaşırdığını söylemiş. Gerçekten değiştiniz mi yoksa insanları şaşırtmak mı istiyorsunuz?
Hayır, şaşırtmak istemiyorum. Zaten bana garip geliyor bu. Niye böyle bir imajım olduğunu anlamıyorum. "Sen ki o kadar halktan uzaksın, nasıl bu kadar iyi tanıyorsun bu Türk halkını, bu Anadolu'ya özgü mahcubiyetleri" diye yazmış Ahmet Hakan. Herhalde puro içtiğim, bazen şoför kullandığım için insanların gözünde halktan kopuk bir durumum var. Sanki uzağım ve dolayısıyla uzaylıyım sanıyorlar. Dolayısıyla benden böyle bir şey beklemiyorlardı.

Dışarıya yansıttığınız imajdan farklı birisiniz yani...
Bunca sene Türk halkı için bu kadar başarılı televizyon projeleri üretmişsem, Türk halkını zaten çok iyi tanıyor olmam lazım. 70 tane yerel kanalı bir araya koymuşum, network kurmuşum. Hep bu kanalların ikinci adamlarıyla muhatap olmuşum. O adamlar kim biliyor musun? Onlarla oturup, rakı içip, onları ikna etmişim ve yeni bir şey denemişim seneler evvel. Bunları yapabilmek için onlarla iletişim kurabilmelisin.

Nasıl kuruyorsunuz bu iletişimi?
Küçüklüğümde her şeyi gördüm ben. Dedem Afyon'dan Kırım'a yerleşmiş. Çok iyi bilirim aynı tencerenin içinden herkesin kaşığını daldırıp çorba içtiğini. İstanbul'da doğup büyümem, New York'ta yaşamam bunu değiştirmiyor. New York'ta gidip Central Park'ta zencilerle basketbol oynadım. Bugün beni nereye götürürsen götür, beş dakika içinde oradaki adamlarla iletişim kurarım. Ama beni tanımadıkları için bunu anlamıyorlar.

Anlatır mısınız kendinizi?
Ben hâlâ babam geldiği zaman doğrulurum. Ancak son bir-iki senedir onun önünde bacak bacak üstüne atıyorum. Demek ki o gelenekler bende de var. Ben "derdimi ummana döktüm, asuman'ı inlerim" şarkısını söyleyebiliyorum. Kulaktan dolma da olsa, alaturka biliyorum. Ama caz da dinliyorum. Bütün bunların sentezidir işte, filmim de, karakterim de... Bu nedenle beni bu şekilde eleştirmelerini anlayamıyorum.

Türk halkının hangi duygusuna, hangi düşünce yapısına, nesine hitap ediyor bu film?
Türk insanını çok güzel gösteriyor. Değişik kültürlerden değişik kahramanlar. Yani herkesin kendisiyle özdeşleştireceği karakterler var bu filmde. O farklı kültürdeki insanların birlikte çıktığı yolculukta şunu da fark ediyorsun. O kadar birbirlerine ihtiyaçları var ki, aslında birbirlerinden o kadar çok öğrenecekleri şeyler var ki. Yani, entelin doğulusundan, doğulunun batılısından, köylünün şehirliden, modernin geleneksel olandan... Herkes birbirinden etkilenerek dönüşüyor biraz.

"Türkiye'nin tanıtım filmi olarak kullanılsın"
Doğulu-batılı, modern-geleneksel anlamında bir Türkiye panoraması olmasının dışında bir de doğal güzellikler anlamında Türkiye'nin birçok farklı bölgesini bilincimize taşıyor film. Van, Konya, Marmaris, İstanbul'dan inanılmaz bir görsellik yansıyor.
Evet. Türkiye panoramasını gerçekten iyi gösteriyor. Doğal güzellikler anlamında da. Kültür Bakanı ya da Dışişleri Bakanı alsın bu filmi koltuğunun altına, yurtdışına gitsin ve Türkiye'nin tanıtım filmi diye kullansın. İnsanlar filmi seyredince kendini Marmaris'teki o koylardan birine atmak, denize atlamak istiyor. Konya'ya, Van'a gitmek istiyor.

Konu itibarıyla da bu film tutar dediniz mi? Töre cinayetleri, askerlik eleştirisi gibi birçok hassas konu var sonuçta gündemle örtüşen.
Yurtdışı için bunu düşündüm. Bu konular tutar dedim. Yurtdışında kariyerim anlamında da enteresan bir dönüşüm olabilir gibi gördüm. Sonuçta, töre çok yüzleşmemiz gereken bir şey, doğru. Ama ben yurtdışına "Benim gerçekten çok modern insanım da var, müthiş doğal güzelliklerim de var, yüzleşmem gereken problemlerim de var ve bu problemimi kendi içimde halledebilirim" mesajını vermek istedim. Eğer sırf köyde geçen, sırf töre olayımızı gösteren bir film olsaydı çekmezdim. Şimdi beklediklerinden çok farklı bir Türkiye görecekler.

"Yapımcılık konusunda çok Amerikalıyım. Amerika'yı yeniden keşfetmem"

Kendinizi yönetmen mi yapımcı olarak mı daha iyi ifade ediyorsunuz, hangisinde daha başarılı buluyorsunuz?
Tabii ki sinema ve yönetmenlik. Reklamda da böyleydim ben.

"Yönetmenlik yönüm daha kuvvetli" mi diyorsunuz?
Yapımcılık benim için her zaman kolaydı, öyle söyleyeyim. Çünkü çok Amerikalıyım bu konuda. Amerika'yı yeniden keşfetmem. Know-how benim için çok önemlidir. Amerika'dan Türkiye'ye geldiğimden beri yaptıklarıma bakalım. Çok megalomanca olacak ama 92'den beri hep trendler belirlemişim. Gelir gelmez, "Saklambaç" diye bir "dating game" yapmışım. 17 tane yarışma programı yapmışım. İlk kez bir soap opera yapmışım. 33 tane seti vardı. Nur Sürer, Haluk Bilginer, yok yoktu. Sonra "Ruhsar" gibi ilk sitcom'ları yapmışız. "Çarkıfelek"le 1,5 sene prime time'da kanal hep birinci olmuş.

Şimdi televizyon projeleriniz niye azaldı?
Televizyon gittikçe zorlaşıyor aslında. Aynı dili konuşamayacağın bir sürü insan sektöre girdi. Hiç alakası olmayan insanlar giriyor ve yapımcı olarak ortaya çıkıyor. Bu arada işini çok iyi yapan yapımcılar da var ama sektör bozuldu. Benim yapımcı olarak özelligim şu. Heyecanlanmam, mutlaka yeni bir şey bulmam lazım. "Mutluluk"ta da Murat Han'ı oynatmak böyle bir şeydi. Zaten bundan sonra vaktimin çoğunu sinemaya ayıracağım.

"Murat Han doğuda iki gün şive çalışıp rolü kaptı"

Cemal karakterini canlandıran Murat Han'ı kimse tanımıyordu ama filmden sonra herkes onu konuşuyor. Nereden çıktı Murat Han, siz mi keşfettiniz onu?
Murat Han Los Angeles'tan geldi. Bir dizinin cast çekimi için gelmişti bize.

O geldi yani ayağınıza; siz onu bulmadınız...
O geldi. Bizim Ajans'a da girmek istedi.
O sırada ben film için seçmeler yapıyordum. Aşağı yukarı 250-300 çocukla deneme çekimi yapmıştım. Ama hâlâ Cemal'i oynayabilecek birini bulamamıştım. Murat Han'ı görünce, ondan Cemal olur dedim. Fiziği, her şeyi çok iyiydi ama şiveyi biraz çözmesi lazımdı.

Nasıl çözüldü bu sorun?
Bize haber vermeden kamerayı kapıp doğuya gidiyor. Orada iki gün çalışıyor. Doğulu çocuklara teksti okutuyor. Duyduklarını tekrarlayarak şiveyi çözüyor. Sonuçta iki gün yani 48 saat içinde çok büyük bir değişimle geri döndü ve rolü kaptı.
Murat Han çok yetenekli. Bilkent'ten sonra Amerika'da Stella Adler denen Robert de Niro'ların atölye çalışmaları yaptığı okulda üç sene okumuş. Amerika'da bir sürü tiyatroda başrol oynamış. Bir-iki filmde de çok küçük rolleri olmuş. Ama asıl ilk film deneyimi "Mutluluk". Bence Türkiye onu epey konuşacak; konuşmaya başladı da zaten.

"Yönetmen olmasaydım modacı olurdum"

Kalın çerçeveli gözlükleriniz, giyiminiz ve stilinizle de çok konuşuluyorsunuz. Bu stili bilerek mi kurguladınız?
Hayır. Tamamen estetik bakışla ilgili. Bakışım öyle. Ama şu vardır bende: Yönetmen olmasaydım, modacı olurdum. Moda üzerine çok şey çektim Amerika'da. Vogue gibi bir dergiyi ilk kez videoda yapan adamım ve genel yayın yönetmeniydim. Adı "Moda Video" idi. Televizyonda çıkardı. Ve kendi moda editoryallerimi yapardım.
O zamanlar çok iyi bilirdim o dünyayı.

"Nurgül Yeşilçay kendi kendini bitirecek"

Özgü Namal mı, Nurgül Yeşilçay mı?
İkisi de değil, proje! Oyuncularda aradığım en önemli şey ise vefa. Bu sektördeki en önemli eksiklik vefa ve background. Geçmişi, donanımı. Nereden geldiği, nasıl geldiği, bir şeyleri ne zaman ne kadar gördüğü, ne kadar hazmettiği, öğrenmeye ne kadar açık olduğu. Hazmetmek önemli.

Bu Nurgül'e bir dokundurma mı? Ajans'tan ayrıldı ve aranızda bir soğukluk oluştu çünkü.
Hayır, genel konuşuyorum. Bu hepsi için geçerli. Şunun biraz da illüzyon olduğunu anlamak zorunda hepsi. Bazen o illüzyona çok inanıyor ve her şeyin de öyle olduğunu zannediyorlar. Ortada biraz da bir illüzyon durumu var yani.

"Nurgül'ü ben yarattım" der misiniz?
Hayır demem ama kendi kendini bitirecek!

"48 saat içinde sadece inattan boşandık"

Abdullah Oğuz'la konuşurken konu dönüp dolaşıp kadınlara geldi. Oğuz'u güçlü, iş hayatında başarılı, zeki ve hırslı kadınlar cezbediyor. "Kızım Maya'nın annesi Selay bu kadar hırslı olmasaydı, beni bu kadar cezbetmezdi. Çok sıkıcı olurdu" diyor: "Selay'ı 23 yaşından beri tanıyorum.10 sene birlikteydik. 48 saat içinde sadece inattan boşandık."


PAZAR
24 kadın daha soruyor: "Meclis'e girmek için erkek olmak şart mı?"
"İsteseydim daha çok ağlatırdım ama dozunda bıraktım"
Gırgır'ın en tuhaf adamları
"Günlük hayatımda da jüri üyesi gibiyim"
"Sadece 5 bin dolar aldık o bile gündeme oturdu"
Saç dökülmesine karşı dermatolog seçimi
Beyin kıvrımı kuyumcuları
Opusu olmayan şehir
Servet bıraktılar sevgiyi arattılar
Yazgının uzun labirenti
İyi balık veren dürüst bir lokanta
Menopozdan sonra seks ve yaşam
300 adet Ispartalının sonu
Kansere karşı mercimekli savunma
Şeytan zıbın giyseydi...
Şimdi gezme zamanı
Nasrettin Hoca ile Hayrettin Karaca
Birayla yemek evleniyor





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Vedat Milor
Nevsal Elevli
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Fatih Türkmenoğlu
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2006 Milliyet